CASE OF ROOMAN v. BELGIUM - [Turkish Translation] by the Turkish Ministry of Justice
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
aihm
BÜYÜK DAİRE
ROOMAN / BELÇİKA DAVASI
(Başvuru no. 18052/11)
KARAR
STRAZBURG
31 Ocak 2019
İşbu karar, kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Rooman / Belçika davasında,
Başkan,
Guido Raimondi,
Hâkimler,
Angelika Nußberger,
Linos-Alexandre Sicilianos,
Ganna Yudkivska,
Vincent A. De Gaetano,
Kristina Pardalos,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Ksenija Turković, Dmitry Dedov,
Iulia Antoanella Motoc,
Branko Lubarda,
Carlo Ranzoni,
Georgios A. Serghides,
Marko Bošnjak,
Jovan Ilievski, Lado Chanturia
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Françoise Elens-Passos’un katılımıyla Büyük Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,
6 Haziran 2018 ve 29 Kasım 2018 tarihlerinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
En son toplanılan tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
-
Belçika Krallığı aleyhine açılan davanın temelinde bir Belçika vatandaşı olan René Rooman’ın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 1 Mart 2011 tarihinde yapmış olduğu başvuru (no. 18052/11) bulunmaktadır.
-
Başvuran, Liège Barosuna kayıtlı avukatlar V. Hissel ve B. Versie, tarafından temsil edilmiştir. Belçika Hükümeti (“Hükümet”) ise Federal Adalet Bakanlığı mensubu olan kendi görevlisi I. Niedlispacher tarafından temsil edilmiştir.
-
Başvuran, özellikle, tutulduğu tesiste psikiyatrik ve psikolojik tedavi sağlanmaması nedeniyle, zorunlu hapsinin Sözleşme’nin 3. ve 5 § 1 maddelerinin ihlaline yol açtığını iddia etmiştir.
-
Başvuru için Mahkemenin İkinci Bölümü görevlendirilmiştir (Mahkeme İç Tüzüğü’nün 52 § 1 maddesi). Başkan Robert Spano ile Hâkimler Ledi Bianku, Işıl Karakaş, Nebojša Vučinić, Paul Lemmens, Valeriu Griţco, Jon Fridrik Kjølbro ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’den oluşan söz konusu Bölümün bir Dairesi 18 Temmuz 2017 tarihinde bir karar vermiştir. Mahkeme, oy birliğiyle, başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiş ve Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir. Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir. Hâkim Karakaş’ın kısmi ayrık görüşü bu karara eklenmiştir. 16 Ekim 2017 tarihinde başvuran, Sözleşme’nin 43. maddesi doğrultusunda davanın Büyük Daireye gönderilmesini talep etmiştir. 11 Aralık 2017 tarihinde Büyük Dairenin bir heyeti söz konusu talebi kabul etmiştir.
-
Büyük Dairenin oluşumu, Sözleşme’nin 26 §§ 4 ve 5 maddesinin hükümlerine ve İç Tüzük’ün 24. maddesine göre belirlenmiştir. Yargılamalar sırasında görev süresi sona eren Kristina Pardalos ikinci müzakereler sırasında davaya bakmaya devam etmiştir (Sözleşme’nin 23 § 3 maddesi maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 23 § 4 maddesi). Ayrıca, yedek hâkimler Ksenija Turković ve Lado Chanturia, davanın ileriki aşamalarına katılamayacak olan Helena Jäderblom ve Tim Eicke’nin yerini almışlardır (İç Tüzük’ün 24 § 3 maddesi).
-
Başvuran ve Hükümet yazılı görüşlerini sunmuşlardır (İç Tüzük’ün 59 § 1 maddesi).
-
6 Haziran 2018 tarihinde, Strazburg İnsan Hakları Binasında, kamuya açık bir duruşma gerçekleşmiştir (İç Tüzük’ün 59 § 3 maddesi).
Aşağıdaki kişiler Mahkeme önüne çıkmıştır:
(a) Hükümet için
Isabelle Niedlispacher, Federal Adalet Bakanlığı, Temsilci,
Christelle Noiret, Ataşe, Hukuk Destek Müdürlüğü
Cezaevi İdaresi, Danışman;
(b) Başvuran için
Victor Hissel ve
Béatrice Versie, Avukat.
Mahkeme, Versie ve Hissel ile Niedlispacher’in konuşmalarını ve hâkimler tarafından yöneltilen sorulara verdikleri yanıtları ve Noiret’in hâkimler tarafından yöneltilen sorulara verdiği yanıtları dinlemiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
-
Belçika’da Almanca konuşan bir azınlığa ait olan başvuran 1957 yılında Belçika’da doğmuştur. Paifve sosyal koruma tesisinde (établissement de défense sociale, ya da "EDS") tutulmaktadır.
-
Başvuranın ilk kez zorunlu hapsedilmesi
-
1997 yılında başvuran, Liège Temyiz Mahkemesi ve Eupen Ceza Mahkemesi tarafından 16 yaşından küçük bir çocuğa uygunsuz saldırı, on yaşından küçük bir çocuğa tecavüz, hırsızlık, tahrip ve zarar verme ile yasaklı ateşli silah bulundurma suçlarından mahkûm edilmiştir. Hapis cezası süreleri 20 Şubat 2004 tarihinde sona erecekti.
-
Başvuran cezaevindeyken, özellikle tehdit, taciz ve yargı mensuplarına karşı asılsız suçlamalarda bulunmak gibi hakkında yeni davalar açılan başka suçlar işlemiştir. Sonuç olarak, 16 Haziran 2003 tarihinde, Liège İlk Derece Mahkemesi Komiteler Dairesi (chambre du conseil), 9 Nisan 1930 tarihli Akıl Hastaları, Mutat Suçlular ve Bazı Cinsel Suçların Failleri Hakkında Sosyal Koruma Kanunu’nun ("Sosyal Koruma Kanunu") ilgili tarihte yürürlükte olan 7. maddesi uyarınca ve diğerlerinin yanı sıra, Dr. L.’nin 15 Aralık 2001 tarihli nöropsikiyatrik raporuna ve psikolog H.’nin 20 Ağustos 2002 tarihli raporuna dayanarak, başvuranın bir psikiyatri kurumuna yerleştirilmesine karar vermiştir.
-
1 Ağustos 2003 tarihinde Liège Temyiz Mahkemesinin İddianameler Bölümü kararı onamıştır. Başvuran temyiz başvurusunda bulunmamıştır.
-
Adalet Bakanı, 15 Ocak 2004 tarihinde, diğer bilgilerin yanı sıra, Dr. V.’nin 23 Eylül 2003 tarihli psikiyatrik raporuna dayanarak, Sosyal Koruma Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca, 1997 yılında verilen cezaların devamı olarak başvuranın zorunlu hapsine karar vermiştir.
-
21 Ocak 2004 tarihinde, başvuran, Lantin Cezaevi psikiyatri koğuşu Sosyal Koruma Kurulu’nun (commission de défense sociale, ya da "CDS") 16 Ekim 2003 tarihli kararı uyarınca, Belçika’nın Fransızca konuşulan bölgesinde bulunan Paifve EDS’ye girmiştir.
-
Dr Ri. tarafından 5 Eylül 2005 tarihinde düzenlenen uzman psikiyatrik rapor özellikle aşağıdakileri belirtmektedir:
“.... Rooman’ın ilk olarak paranoid psikozuna ilişkin tedavi talep ettiği şüphesizdir. Bu noktada terapi, psikofarmakolojik ve psikoterapik seviyede eş zamanlı olarak gerçekleştirilmelidir. .... Birkaç yıl boyunca uzun süreli tedavi gereklidir. Psiko-terapi, mevcut davada destek buluşmaları ve psiko eğitimsel ve pedagojik yönlerle birlikte kronik psikoz tedavisinde uzmanlaşan terapistler tarafından gerçekleştirilmelidir. Bu bağlamda terapilerin paralel olarak gerçekleştirilmesi elzemdir; diğer bir deyişle, psikoterapik ilaç yardımları, hastaları psikoterapiye hazırlamaya yardımcı olur ve karşılığında psikolojik seanslar, hastanın psikotropik ilaçlara tepki vermesini sağlar.
.... Dolayısıyla terapi, güvenli bir kurumda başlamalıdır; tedavinin açık bir birimde yapılması öngörülmeden önce tedavi, uzun süreli bir kurumun kapalı bir biriminde mümkün olabilir. [Başvuranın] tedavi olacağı [yeri] değiştirmek için gereken seviyeye ulaştığına ilişkin onay, bir psikiyatri uzmanı tarafından verilmelidir.
.... Terapinin uygulanmasına ilişkin olarak dil önemli bir sorunu ortaya çıkarmaktadır. Psikofarmakolojik ve psikoterapik tedavi Almanya’da yapılmalıdır. ...”
B. CDS’ye sunulan şartlı tahliye ve günlük tahliye talebi için yapılan ilk başvuru
-
Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte, şartlı tahliye için ilk başvuruyu yapmıştır.
-
27 Ocak 2006 tarihinde CDS, başvuranı kabul edecek ve başvurana, anlayabildiği ve konuşabildiği tek dil olan Almanca dilinde terapi sağlayabilecek kurumu belirlemenin gerekli olduğuna hükmederek Mart 2006 tarihine kadar şartlı tahliye talebine ilişkin incelemesini ertelemiştir.
-
CDS, 9 Haziran 2006 tarihinde başvuruyu incelemiştir. Duruşmada Paifve EDS’nin müdürü, kurumda Almanca bilen doktor, terapist, psikolog, sosyal yardım görevlisi veya gözetim personeli istihdam edilmediğini göz önünde bulundurarak, kurumun daha önce danışılan uzmanlar tarafından tavsiye edilen terapötik bakımı sağlayamadığını kabul etmiştir.
-
Sonuç olarak CDS, aşağıdaki sonuçları sunmuştur:
“Tutuklunun sadece Almanca konuştuğu ve tutuklu bulunduğu kurumdaki sağlık, sosyal yardım ve cezaevi personelinin kendisine herhangi bir terapötik bakım veya sosyal yardım sağlayamadığı; Paifve’ye varışından bu yana (21 Ocak 2004) herhangi bir tedavi olmaksızın kaderine terk edildiği, fakat bazı bireylerin gönüllü olarak kendisine durumunu açıklamak için kayda değer çabalar sarf ettiği ve bu durumun bir haksızlık olduğunu düşündüğü tartışmasızdır;
Mevcut davada, zorunlu hapsin iki yönlü yasal amacı, diğer bir deyişle toplumun ve hastanın sağlığının korunması, ancak özgürlükten yoksun bırakmaya, tutuklunun akıl sağlığının gerektirdiği tedavinin eşlik etmesi hâlinde gerçekleştirilebilir; söz konusu ikili koşul yerine getirilmediğinden dolayı, [Bay] Rooman’ın tutukluluğu hukuka aykırıdır;...”
-
CDS, Paifve EDS’ye Almanca bilen personel atanana kadar, şartlı tahliye başvurusunun incelenmesini Eylül 2006 tarihinde yapılacak bir duruşmaya kadar ertelemiştir.
-
CDS başkanının 24 Eylül 2006 tarihli kararı uyarınca, başvuran, Almanca konuşan psikososyal ekibin ruh sağlığını değerlendirebilmesi ve kamuya yönelik tehlike oluşturup oluşturmadığının tespit edebilmesi için Verviers Cezaevi’ne nakledilmiştir. 30 Ekim 2006 tarihinde CDS, bu teklifi kabul etmiş ve davayı daha ileri bir tarihe ertelemiştir.
-
26 Ocak 2007 tarihinde CDS, şartlı tahliye başvurusunu reddetmiştir. Verviers Cezaevi’ndeki Almanca konuşan psikososyal ekip tarafından hazırlanan 24 Ocak 2007 tarihli raporda, başvuranın psikotik bir kişiliğe ve paranoid karakter özelliklerine (yüksek özgüven; sadece kendi amaçları için kullandığı başkalarına saygı duymama; her şeye gücü yetme hissi; özeleştiri yapamama; tehditkâr ifadeler kullanma) sahip olduğu ve herhangi bir tedaviyi reddettiği belirtilmiştir. İlâveten, CDS, Belçika’da başvuranın özel profilinden kaynaklanan güvenlik ve dil gereksinimlerini karşılayabilecek bir kurum bulunmadığını ve dikkate alınabilecek tek Almanca konuşan hastanenin açık bir hastane olduğunu ve bu nedenle başvuranın akıl sağlığı göz önünde bulundurulduğunda elenmesi gerektiğini kaydetmiştir.
-
14 Nisan 2008 tarihinde başvuran, tahliye için başvuruda bulunmuştur. 5 Haziran 2008 tarihinde CDS, herhangi bir tedavi sunmanın mümkün olmadığını ve Almanca konuşan kurum arayışının sonuçsuz kaldığını kaydetmiştir. Dolayısıyla CDS, Eupen tutuklu cezaevinin şartlı tahliye için bir plan hazırlamasına ve başvuranın oluşturduğu tehlike seviyesinin değerlendirilmesi için yeni bir uzman raporu hazırlanmasına hükmetmiştir. Talebin incelenmesini süresiz ertelemiştir.
C. Şartlı tahliye için CDS’ye yapılan ikinci başvuruya ilişkin yargılamalar
- Başvuranın şartlı tahliye için yeni bir başvuruda bulunması üzerine CDS, 5 Mayıs 2009 tarihli aşağıdaki karara varmıştır:
“Rooman’ın durumunda herhangi bir gelişme bulunmamaktadır; gelişme, bu ülkedeki herhangi bir vatandaş gibi kendi dilini anlayabileceği düzeye gelene kadar gerçekleşmeyecektir. Cezaevi personelinin tek bir üyesi, bir hemşire [A.W.], kendisine geçici olarak sosyal temas sağlamaktadır, fakat kendisine bir psikiyatrist ve/veya psikolog sağlanmalıdır.
Cezaevi yetkilileri, tamamen farkında olunan bu soruna yıllardır herhangi bir çözüm getirememişlerdir. Daha da kötüsü, ilgili yetkililerin başvurana gerekli tedaviyi sağlayamamasından dolayı, kendilerini haksız ve baskıcı bir gözaltından öteye gitmeyen bir role büründürdükleri görülmektedir.
Tıbbi raporlar ve [Doktor Ro.’nun] [21 Ocak 2009] tarihli uzman raporu, hâlihazırda topluma tehlike arz etmeye devam eden Rooman’ın kurumsal ortamda yardım ve hazırlık yapılmaksızın taburcu edilemeyeceğini, bu durumun Belçika’da sağlanamayacağını fakat yurt dışında mevcut olduğunu belirtmektedir.”
-
Bu bulgular ışığında, CDS, Eupen tutukevini başvuranla birlikte koşullu tahliye için bir plan hazırlamaya davet etmiş ve yetkililerden başvuranın durumunu iyileştirmek için gerekli tedbirleri hızla almalarını talep etmiştir.
-
13 Ekim 2009 tarihinde CDS, aşağıdaki sonuçlara varmıştır:
“Bu dosyanın açılmasından bu yana geçen yıllar içinde (Ekim 2003), bu davaya müdahil olan kişilere, zorunlu hapsedilen kişinin sadece bir dil konuşması ve anlaması ve yetkili makamların, bir hemşire [A.W.] (görünüşe göre yakın gelecekte emekli olacak olan) dışında, Almanca bilen personelinin bulunmaması nedeniyle engel olunmuştur.
Eylül 2005 tarihinde uzman Doktor [Ri.], tutuklunun rejimindeki değişikliklerin ‘ancak önceden tanımlanmış adımlarla değerlendirilen başarılı tedaviye paralel olarak mümkün olduğunu’ yazmıştır.
Tedavi, önce güvenli bir kurumda başlamalı daha sonra kapalı bir kurumda yapılmalıdır...” Almanya’da tedavinin mümkün olmadığı göz önünde bulundurulduğunda, tedavi, Almanca konuşan psikiyatrist ve terapistlerle Paifve’de başlamalıdır.
O zamandan beri tutuklunun durumu değişmemiştir: sadece Almanca konuşan tek personel ile konuşup binadan ayrılmaktaydı ve bir tedavi programı bile uygulanmamıştır. Bir yandan toplumu olası tehlikeli davranışlarından korumak, diğer yandan da yeniden topluma kazandırılması için gerekli tedaviyi sağlamak amacıyla özgürlüğünden mahrum bırakılan Rooman’ın bu hukuksuz durumuna son verilmesi için [Sosyal Koruma] Kurulu tarafından yapılan talepler tatmin edici bir şekilde takip edilmemiştir; ..
Yetkililerin başarısızlığı ışığında, hâlihazırda Kurul’un önündeki soru, sosyal koruma tesisi dışında, Rooman için evde terapi sağlayabilecek bir birim veya kişilerin olup olmadığıdır; ..."
-
Sonuç olarak, Almanca’nın Belçika’nın ulusal dillerinden biri olduğunu ve dolayısıyla başvuranın bu dilde konuşma, anlaşılma ve tedavi görme hakkına sahip olduğunu belirterek, CDS, Eupen tutukevinden, Verviers ve Eupen’de ve çevresinde, başvurana ana dilinde evde terapi sağlayabilecek bir ruh sağlığı birimi veya bir doktor veya klinik aramasını talep etmiştir. Şartlı tahliye başvurusuna ilişkin kararını saklı tutmuştur.
-
12 Ocak 2010 tarihinde başvuran, tahliye başvurusunu destekleyecek savunmalar sunmuştur. Kendisine terapötik bakım sağlanmamasını eleştirmiş ve durumunda herhangi bir iyileşme ihtimali olmamasının sağlığı üzerindeki etkisinden şikâyetçi olmuştur. Temel beyan olarak, özgürlüğünden mahrum bırakılmasının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle derhal tahliye edilmesini talep etmiştir. Alternatif olarak, CDS’nin ilgili makamlara, akıl sağlığı durumunun gerektirdiği tedaviyi anadilinde alabilmesi için gerekli tüm tedbirleri alma yükümlülüğü getirmesini talep etmiştir.
-
CDS, 13 Ocak 2010 tarihli bir ara kararında, başvuranın durumunun değişmediğini ve Eupen adli yardım biriminden gelen yanıtın, öngörülebilir bir gelecekte, güvenli bir kurumda veya başka bir yerde uygun bir tedavi görebileceğini ummak için hiçbir gerekçe sunmadığını kaydetmiştir. Mahkeme, sorunu çözmeye yetmese dahi, hâlihazırda müdahalesi bazı meyveler vermiş olan Adalet Bakanı’na son bir ricada bulunmanın gerekli olduğu kanaatindedir. Dolayısıyla CDS, başvuranın durumuna ilişkin “resmi bir raporun” Adalet Bakanına gönderilmesine hükmetmiştir.
-
29 Nisan 2010 tarihinde CDS, Adalet Bakanının beyanına yanıt vermediğini ve başvuranın durumunun kötüleştiğini, zira Paifve EDS’den ayrılan Almanca konuşan hemşire A.W. tarafından artık yardım sağlanmadığını kaydetmiştir. CDS, aşağıdaki sonuca varmıştır:
"[Psikososyal departmanın] 30 Mart 2010 tarihli raporundan, "Almanca konuşan" bir sosyal yardım görevlisiyle ara sıra yapılan görüşmeler dışında, tutuklunun kendi dilinde hiçbir sosyal teması olmadığı ve birkaç aydır sohbet etme ve dış dünyada yeni bir bakış açısı kazanma fırsatı bulamadığı anlaşılmaktadır; bu raporu imzalayan doktor ve psikolog, ‘EDS’deki Almanca konuşan hastalara bakım sunmak amacıyla Alman bir psikoloğun ara sıra müdahale etmesini sağlamak için departman tarafından (alınan) devam eden tedbirler’ konusunda ilerleme kaydedildiğine özellikle ikna olmuş görünmemektedir;
Rooman’ın durumu çıkmaza girmiştir: hasta bir birey olarak, hiç kimsenin hakkı olan tedaviyi sağlayamadığı bir cezaevi sağlık kurumunda tutulmaktadır; Bakan ve birimleri, bu açıkça adaletsiz tutumun yol açabileceği umutsuzluk konusunda hiçbir endişe duymaksızın kulaklarını tıkamaktadır;
Rooman’ın kanuna aykırı tutukluluğuna rağmen, sağlık durumu, terapi ve uygulamalı destek eşlik etmeksizin tahliyesinin öngörülemeyeceği anlamına gelmektedir.
[Sosyal Koruma] Kurulu’nun, ilk olarak, tutuklunun temel haklarını, diğer bir deyişle özgürlük, sağlık bakımı ve insanlığına saygı haklarını iade etme; ikinci olarak da Bakanı, yönetiminin altı yıldan uzun bir süredir tamamen farkında olduğu bu duruma son vermeye zorlama yetkisi bulunmamaktadır.”
-
CDS, “herhangi bir teklife açık olurken” başvuranın durumunun aynı kalmasına karar vermiş, diğer bir deyişle, başvuranın tahliye başvurusunu reddetmiştir.
-
Başvuran, Sosyal Koruma Yüksek Kurulu’nun (Commission supérieure de défense sociale veya “the CSDS”) kararına karşı temyize başvurmuştur.
-
Buna paralel olarak, başvuran, Liège İlk Derece Mahkemesi Başkanı’na acil bir başvuruda bulunarak, tutukluluğunun hukuka aykırı ilan edilmesini ve derhal tahliye edilmesini veya alternatif olarak, Belçika Devleti’nin kendisine durumunun gerektirdiği tıbbi bakımı sağlamasına hükmeden bir karar çıkarılmasını talep etmiştir.
-
12 Mayıs 2010 tarihli bir kararla mahkeme başkanı, CDS’nin başvuranın tahliyesi veya devam eden zorunlu tutukluluğuna ilişkin karar verme yetkisine yasal olarak yetkin organ olmasından dolayı başvuruyu kendi ele alma yetkisi olmadığına hükmetmiştir.
-
27 Mayıs 2010 tarihinde CSDS, CDS’nin başvuranın zorunlu hapsinin devam etmesi gerektiğine hükmeden 29 Nisan 2010 tarihli kararı onamıştır. CDS’nin aksine, başvuranın yasal olarak zorunlu hapsedildiği ve kesin veya şartlı tahliye için gerekli koşulları karşılamadığı göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın tutukluluğunun tamamen yasal olduğuna karar vermiştir. Sosyal Koruma Kanunu’nun 18. maddesi kapsamında, yalnızca tutuklunun akli durumunun yeterli şekilde iyiye gitmesi ve topluma yeniden entegre edilmesine ilişkin koşulların sağlanması hâlinde tahliyeye hükmedilebileceğini kaydetmiştir. Fakat, bu noktada bu durumun söz konusu olmadığı kanaatine varmıştır. Ayrıca, başvuranın yalnızca Almanca konuşmasının yetkili makamların, başvuranın durumunun gerektirdiği tedaviyi sağlamak için gerekli tüm tedbirleri almadıkları anlamına gelmediğine karar vermiştir.
-
Başvuran, Sözleşme’nin 3 ve 5. maddelerinin ihlal edildiğini iddia ederek temyiz başvurusunda bulunmuştur.
-
8 Eylül 2010 tarihinde Yargıtay temyiz başvurusunu reddetmiştir. Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiği argümanına cevaben, Yargıtay, CSDS’nin kararı için yasal gerekçelerin sağlandığına ve kanun kapsamında gerekçelendirildiğine hükmetmiştir. Yargıtay, aşağıdaki hususları ileri sürmüştür:
“Zorunlu hapis öncelikle bir güvenlik tedbiri olduğundan dolayı, bu tür bir gözaltının gerektirdiği tedavi eylemi, toplumu korumanın ardından ikincil bir amaç olarak gözaltına alınan kişiye gerekli tedaviyi sağlamak olsa bile, özgürlükten yoksun bırakmanın yasal olması için hukuken gerekli değildir.
Kanun’un 14 (2) maddesi uyarınca, sosyal koruma kurulları, özel gerekçeler sunan bir kararla, ilgili güvenlik tedbirleri ve gerekli tedaviye uygun bir kuruma yerleştirme hükmünde bulunma görevinden ziyade yetkisine sahiptir. Dolayısıyla, zorunlu hapsetme tedbirinin uygulanması, yalnızca, sağlayabileceği tedavi için özel olarak belirlenmiş başka bir kurum yerine, hükümet tarafından bu amaçla oluşturulan kurumlardan birinde uygulanmasından dolayı hukuka aykırı hale gelmez.”
- Yargıtay, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği iddiasını, bu iddianın incelenmesinin başvuranın alıkonulduğu koşulların olgusal olarak doğrulanmasını gerektireceği ve bu tür bir incelemenin yargı yetkisinin kapsamı dışında kaldığı gerekçesiyle kabul edilemez bulmuştur. Geri kalanı hususunda Yargıtay, CSDS’nin; başvuranın yalnızca Almanca konuşmasının, ilgili makamların kendisine gereken tedaviyi sağlamak için gerekli tüm adımları atmadığı anlamına gelmediğini belirterek başvuranın şikâyetine cevap verdiğini değerlendirmiştir.
D. Tahliye için CDS’ye yapılan üçüncü başvuru
-
13 Kasım 2013 tarihinde başvuran, tahliye için yeniden başvuruda bulunmuştur.
-
Paifve EDS’nin psikososyal departmanı tarafından hazırlanan 13 Ocak 2014 tarihli raporda, başvuranın Fransızca diline hâkimiyetinin zayıf olduğu, sadece birkaç kelime Fransızca konuştuğu ve bu kelimelerin de sohbet etmesine yetmediği; bunun sonucunda da diğer hastalarla ve personelle çok az iletişim kurduğu yinelenmiştir. Raporda ayrıca, başvuranın Haziran 2010 tarihinde Almanca konuşan bir psikologla yalnızca bir kez görüştüğü; davranışlarında iyileşme olduğu, eskisine göre daha az agresif ve tahammülsüz olduğu ve yakın zamanda hücre koğuşundan toplum koğuşuna taşındığı; ayrıca, psikososyal ekibin üyeleriyle düzenli olarak görüşme isteğini hiçbir zaman dile getirmediği ifade edilmiştir. Raporda, diğerlerinin yanı sıra, başvuranın “tedavi edilmeyen akıl hastalığı sorunlarını” alıntılayarak başvuranın Paifve EDS’de kalması gerektiği sonucuna varılmıştır.
-
24 Ocak 2014 tarihinde CDS, kararını vermiştir. İlk olarak, Dr. Ri.’nin 5 Eylül 2005 tarihli ve Dr. Ro.’nun 21 Ocak 2009 tarihli raporlarının içeriğine dikkat çekmiş ve başvuranın açık bir tesise kabulü öngörülmeden önce güvenli bir kuruluşta, ardından kapalı bir kurumda psikofarmakolojik ve psikoterapötik tedavi görmesinin gerekli olduğunu tespit etmiştir. Bu raporların hazırlanmasından beri, dil sorununu çözmeye yönelik çeşitli girişimlerin, başvuranın sağlığında önemli bir iyileşme sağlamayı başaramadığını kaydetmiştir: Cezaevi personelinin Almanca konuşan bir üyesinin eşlik ettiği nadiren düzenlenen gezilere, söz konusu çalışan artık mevcut olmadığından ve yerine yenisi alınmadığından dolayı son verilmiştir; Almanca konuşan bir kurum, doktor veya terapist bulma girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır; asgari sayıda Almanca konuşan personelin işe alınacağı taahhüdüne uyulmadığı görülmektedir ve başvuran, zaman zaman görüştüğü Almanca konuşan sosyal yardım görevlisinin yardımını kendi isteğiyle reddetmiştir. Bununla birlikte, CDS, şartlı tahliye başvurusunu reddetmiş ve tahliye koşullarının, diğer bir deyişle başvuranın ruhsal durumunda bir iyileşme ve sosyal rehabilitasyonuna yönelik güvencelerin yerine getirilmediğini tespit etmiştir. Başvuran tarafından şikâyet edilen Almanca tedavinin yapılmamasına ilişkin olarak ise aşağıdaki karara varmıştır:
"Tutuklu, ana dili olan Almanca’da kendisine verilmediğini iddia ettiği ve kabul etmeyi ya da katılmayı kabul edeceği tedaviyi tanımlamaksızın ve hatta bu tedaviye atıfta bulunmaksızın, akıl sağlığı durumu için uygun tedaviyi almadığını iddia etmektedir. Başvuranın sadece Almanca konuşuyor olması, Paifve sosyal koruma tesisinin, durumunun gerektirdiği tedaviyi sağlamak için gerekli tüm adımları atmadığı anlamına gelmez.
[Başvuranın] görüşlerinde belirttiği gibi, sağlığı için gerekli tüm önlemleri almak ilgili makamların görevi olsa da, yetkililerin eksikliklerinden dolayı mağdur olduğunu iddia eden bir tutukluyu tahliye etmek [Sosyal Koruma] Kurulu’nun yetkileri dahilinde değildir...
Kurul’un yetkililere veya üçüncü şahıslara emir verme [veya] eylemleri veya eksiklikleri nedeniyle onları kınama yetkisi de bulunmamaktadır...”
Kurul, yetkililere veya üçüncü taraflara emir verme, [veya] eylemleri veya eksiklikleri nedeniyle onları kınama yetkisine de sahip değildir.
- CSDS, 3 Nisan 2014 tarihinde, CDS’nin kararını onamıştır. Diğerlerinin yanı sıra aşağıdaki karara varmıştır:
“Savunmalarında iddia ettiğinin aksine, tutuklu Paifve EDS’de yetkin ve nitelikli personel tarafından durumunun gerektirdiği tüm tedaviyi görmekte ve özel tıbbi ihtiyaçları tam olarak göz önünde bulundurulmaktadır. Uygulanan tedaviye rağmen, paranoid ve psikopatik karakter özellikleri, özeleştiri eksikliği ve sürekli talepleri nedeniyle tutuklunun ruhsal durumu henüz yeterince iyileşmemiştir. Dolayısıyla tutuklu, ruhsal durumundaki iyileşme eksikliğini yalnızca dil sorununa bağlamakla açıkça yanılmaktadır.
Akli durumu yeterince düzelmemiş ve sosyal rehabilitasyonu için gerekli koşullar yerine getirilmemişken, tahliye edilmesi hâlinde toplum için tehlike arz edecek bir bireyin, tıbbi durumuna uygun bir EDS’de zorunlu olarak tutulmaya devam edilmesi hukuka aykırı değildir ve [Sözleşme] hükümlerinin ihlalini teşkil etmez.”
-
25 Haziran 2014 tarihinde Yargıtay, CSDS’nin kararını, başvuranın sadece Almanca konuşup anladığı ve tutulduğu tesiste Almanca bilen personel bulunmadığı göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın durumuna uygun bakım almadığı iddiasını ele almadığı gerekçesiyle bozmuştur. Dava, farklı şekilde oluşturulan heyetle birlikte CSDS’ye geri gönderilmiştir.
-
22 Temmuz 2014 tarihinde CSDS, 21 Ocak 2009 tarihli psikiyati raporunu güncellemek üzere Almanca konuşan uzmanlardan oluşan bir grubu görevlendirmesi için CDS’den talepte bulunarak ara karar vermiştir. CSDS, Paifve EDS kurumunun müdürünü, en azından Almanca konuşan psikiyatri ve psikolog hizmetlerini sağlayarak gerekli bakımın başvurana sağlanması için gerekli tüm tedbirleri almaya davet etmiştir. Davanın yeniden açılması ve 17 Ekim 2014 tarihinde bir duruşma planlanmasına hükmetmiştir.
-
Söz konusu tarihli bir kararda CSDS, başvuranın 11 Temmuz 2014 tarihinden itibaren Almanca konuşan bir psikolog tarafından ve 16 Eylül 2014 tarihinden beri Almanca konuşan bir psikiyatrist tarafından tedavi edildiğini kaydetmiştir. Uzmanlardan oluşan bir heyetin görevlendirilmesine ve Alman bir tercüman eşliğinde Dr Ro.’nun 21 Ocak 2009 tarihli raporunun güncellenmesine hükmetmiştir.
-
Başvuranı münferit olarak inceleyen üç uzman tarafından hazırlanan güncellenmiş bir rapor, 27 Mart 2015 tarihinde sunulmuştur. Uzmanlar, paranoya benzeri sanrısal bozukluğun devam ettiği, başvuranın kişiliğinin psikotik yönünün de hâlâ mevcut olduğu ve başvuranın nöropsikolojik durumunun Dr. Ro.’nun raporunu hazırladığı 2009 yılındaki durumuyla neredeyse aynı olduğu sonucuna varmışlardır.
-
20 Mayıs 2015 tarihli bir kararla, CSDS, başvuranın sağlık durumunun yeterince iyileşmediğini ve topluma yeniden entegrasyon koşullarının karşılanmadığını dikkate alarak, kesin veya şartlı tahliye talebini reddetmiştir. Ayrıca, başvuranın durumundaki bu iyileşme eksikliğinin, özellikle 11 Temmuz 2014 tarihinden beri sağlık personeli tarafından sağlanan tedavi göz önüne alındığında, yalnızca Almanca konuşan kişilerle iletişim kurma fırsatı bulamamasından kaynaklandığının tespit edilmediğini belirtmiştir.
-
Başvuran, Yargıtayın 28 Ekim 2015 tarihli bir kararında reddettiği karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Yargıtay, CSDS’nin sonuçlarını yeniden ifade etmiş ve sunulan gerekçeleri göz önünde bulundurarak başvuranın Sözleşme’nin 3 ve 5. maddelerinin ihlal edildiğine ilişkin beyanlarının incelenmesine gerek olmadığını belirtmiştir.
E. Brüksel acil başvurulardan sorumlu hâkim nezdindeki yargılamalar
-
Bu esnada, 28 Mart 2014 tarihinde, başvuran, Yargı Kanunu’nun 584. maddesi uyarınca acil başvuruları incelemekten sorumlu hâkim olarak, Fransızca dilinde hizmet veren Brüksel İlk Derece Mahkemesi Başkanı nezdinde Belçika Devleti aleyhine dava açmıştır. Başvuran, taburcu edilmesini veya alternatif olarak, sağlık durumunun gerektirdiği tedbirlerin alınması için yetkili makamlara hükümde bulunulmasını talep etmiştir.
-
Mahkeme başkanı, 4 Temmuz 2014 tarihli bir ara kararla, Paifve EDS müdüründen ve EDS’nin psikososyal biriminden Dr. B.’den, öncelikle EDS’de mevcut olan tedavi hakkında ve ikinci olarak da başvurana gerçekten uygulanan tedavi hakkında kendisini bilgilendirmelerini istemiştir.
-
Paifve EDS müdürü ve Dr. B., 28 Ağustos 2014 tarihli cevaplarında, başvuranın artık Almanca konuşan bir psikologla müzakere imkânı olduğunu ve yetkili makamların, başvuranla görüşmeyi kabul eden Almanca konuşan bir psikiyatristle temas kurduğunu belirtmişlerdir. Dr. B. özellikle şunları belirtmiştir:
"Psikiyatri, ruhsal bozukluklarla ilgilenen bir tıp dalıdır ve çalışma şekli, her şeyden önce, hasta ile terapisti olan doktor arasında özel bir diyalog gerektirir. Bu, dilin kullanımının yanı sıra; elbette karşılıklı bir anlayışın mevcut olduğuna, iki tarafın ortak bir dile erişimi olduğuna, iletişim kurmalarını sağladığına ve psikiyatristin hastanın durumunun ve gelişiminin tüm nüanslarını doğru bir şekilde değerlendirmesine izin verdiğine de işaret eder.
Fakat bu açıdan bakıldığında, [başvuranın] esasen Almanca konuştuğunu sürekli olarak vurgulamaktayız. Kuşkusuz, başvuran, zaman zaman Fransızca birkaç basit kelime söyleyebilmektedir, ancak Paifve’de geçirdiği yıllar onu, kendisiyle ilgilenenlerle daha anlamlı bir iletişim kurabilmek için Fransızcayı daha akıcı bir şekilde kullanmayı öğrenmeye ikna edememiştir. Alternatif olarak, bazı incelemelerin de gösterdiği gibi, başvuran, bilişsel olarak bunu başaramayacak kadar dezavantajlı durumdadır.
.... Elbette [başvuranın] durumunda, sürekli destek ve Almanca dilinde uygun tedavinin kişilik bozukluğunu bir miktar iyileştirebileceği umut edilebilir, ancak tekrar etmek gerekirse, bu tür bir paranoid kişilik bozukluğunda, anti-sosyal özelliklere sahip paranoyada, olumlu ilerlemenin olası olmadığı kanaatindeyim."
-
10 Ekim 2014 tarihli bir kararda, Mahkeme Başkanı, başvuranın Eylül 2014 tarihine kadar kendisiyle Almanca iletişim kurabilecek bir psikiyatriste erişemediğini belirtmiştir. Başvuran, Mayıs ve Kasım 2010 tarihleri arasında Almanca konuşan dışardan bir psikoloğa erişim sağlamıştır. Başkan, Devletin savunmalarında iddia ettiği üzere, başvuranın artık bu görüşmelere katılmak istememesi nedeniyle değil, Belçika Devleti’nin psikoloğun ücret ve masraflarını geç ödemesi nedeniyle bu psikologla yapılan görüşmelerin sona erdiğini ve görüşmelerin Temmuz 2014 tarihinde yeniden başladığını kaydetmiştir. Nisan 2010 tarihine kadar, başvuranın Almanca konuşan bir hemşirenin varlığından ve bakımından yararlandığını, fakat bu hemşirenin Paifve EDS’den ayrıldığını, ancak Ağustos 2014 tarihinden beri aynı hemşirenin başvurana gezilerde eşlik etmek ile yetkilendirildiğini kaydetmiştir. Son olarak, başvuranın Almanca konuşan bir sosyal yardım görevlisiyle tanıştığını ancak Şubat 2014 tarihinde bu görevlinin hizmetlerini reddettiğini kaydetmiştir.
-
Asıl taleple ilgili olarak, Başkan, başvuranın işten çıkarılmasına hükmetme yetkisine sahip olmadığına, yalnızca sosyal koruma kurumlarının bunu yapma yetkisine sahip olduğuna karar vermiştir. Tali talebe ilişkin hükme varan Başkan, başvuranın durumunun gerektirdiği ruh sağlığı tedavisine erişemediğini kaydetmiş ve ilk bakışta, sağlık hizmetlerine erişim hakkının ihlal edildiği ve Sözleşme’nin 3. maddesi anlamında insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye maruz kaldığı kanaatine varmıştır.
Sonuç olarak, Belçika Devleti’nin başvuranı tedavi etmek üzere Almanca konuşan bir psikiyatrist ve tıbbi yardımcı atamasına, uyulmaması hâlinde ceza verilmesine ve başvuranla benzer bir akıl hastalığından muzdarip olan zorunlu hapsedilen Fransızca konuşan kişilere rutin olarak sağlanan tedaviyi başlatmasına hükmetmiştir. -
Söz konusu karara karşı temyiz başvurusunda bulunulmamıştır. Başvuranın temsilcisine göre, Belçika Devleti, başvurana birçok kez ziyarette bulunan Almanca konuşan bir psikiyatrist ve psikolog görevlendirmiştir. Fakat, söz konusu ziyaretlerin 2015 sonuna doğru durduğu görülmektedir.
B. Tazminat Talebi
-
Bu esnada başvuran, 2 Mayıs 2014 tarihinde, Medeni Kanun’un 1382. maddesine dayanarak Belçika Devleti aleyhinde ihlal davası açmıştır.
-
Fransızca dilinde hizmet veren Brüksel İlk Derece Mahkemesi, 9 Eylül 2016 tarihli bir kararla, 2010 ve 2014 yılları arasında başvurana anadilinde psikolojik tedavi sağlanmamasının ihmalkârlık olduğuna hükmetmiştir. Mahkeme özellikle şu kararı vermiştir:
"[Başvurana] sağlanması gereken psikiyatrik ve psikolojik tedavinin, akıcı bir şekilde konuşabildiği tek dil olan ve ayrıca Belçika’daki üç ulusal dilden biri olan Almanca dilinde sağlanması gerektiği inkâr edilemez.
Fakat, 2010-2014 yılları arasında [başvuran] kendi dilinde mediko-psikolojik tedavi görmemiştir.
Paifve’de [EDS] tutuklulara verilen bakımın kalitesi ne olursa olsun – nitekim bu gerçekten de tartışmasızdır -, sadece ve sadece Almanca verilmemesi nedeniyle [başvuranın] ruh sağlığı durumuna tamamen uygun değildir.
Sosyal Koruma Kurulu’nun bu durumu 2010 yılından beri Belçika Devletine resmi olarak ve defalarca bildirmesine rağmen, Kurul bu durumu düzeltmek için hiçbir tedbir almamıştır. İlâveten, bu amaçla attığı en ufak bir adıma dair hiçbir kanıt sunmamıştır.
Bu eylemsizlik, Medeni Kanun’un 1382. maddesi bağlamında ihmal anlamına gelmektedir.
....
İlâveten, [başvuran] tarafından da belirtildiği üzere, [Sözleşme’nin] 3. ve 5. maddeleri, Belçika Devleti’nin, başvuranın akıl sağlığının gerektirdiği temel bakıma erişimini sağlamak için gerekli tedbirleri almasını gerektirmektedir.
....
Mevcut davada, başvuranın psikolojik rahatsızlığının doğası gereği savunmasız olması ve kendi dilinde gerçek bir iletişim olanağının bulunmaması, sıkıntı ve endişe duygularını şiddetlendirmiştir.
Her halükârda, [başvuranın] akıl sağlığı durumunun taburcu edilmesine izin vermemesi ehemmiyetsizdir. Uygun bir tedavi olmaksızın belirsiz bir süre boyunca gözaltında tutulmuş olması, mevcut davada [Sözleşme’nin] 3. ve 5. maddelerinin ihlal edildiği anlamına gelmektedir.
Belçika Devleti’nin iddialarının aksine, [başvuranın] psikolojik, tıbbi ve sosyal terapiye her zaman açık olmaması, Belçika Devleti’nin akıl hastalığından muzdarip olan ve, varsayıma göre, muhakemesi belirsiz olan bir bireye yönelik ihmalkâr tutumunun aza indirgenmesine olanak sağlamaz.
Aynı şekilde, akıl hastalığından muzdarip bir kişinin yaşadığı deneyimi göz ardı etme riskini göze alarak, [başvuranın] kurum içerisindeki istikrarlı davranışı, durumu için uygun tedaviyi aldığını kanıtlamak için yeterli değildir."
-
Bu tedavi eksikliğinin başvuranın zihinsel acı çekmesine neden olduğunu tespit eden mahkeme, Devletin Ocak 2010’dan Ekim 2014 tarihine kadar olan dönem için başvurana hakkaniyet ve nesafete göre değerlendirilen 75.000 avro (EUR) tazminat ödemesine hükmetmiştir. İlgili kararın taraflara iletildiği tarih dava dosyasından anlaşılamamaktadır.
-
24 Ocak 2018 tarihinde başvuran, Brüksel Temyiz Mahkemesine başvurarak, Fransızca dilindeki Brüksel İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı temyize gitmek için adli yardım talebinde bulunmuştur. 26 Ocak 2018 tarihli bir kararla, Brüksel Temyiz Mahkemesi söz konusu talebi kabul etmiştir.
-
Belçika Devleti ise 19 Şubat 2018 tarihinde, başvuranın şikâyetlerinin kabul edilemez ve/veya dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürerek aynı karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. 22 Mart 2018 tarihinde Brüksel Temyiz Mahkemesi nezdinde bir hazırlık duruşması gerçekleştirilmiştir.
-
Mevcut kararın kabul edildiği tarihte söz konusu yargılamalar hâlâ derdestti.
G. Sosyal Koruma Birimine sunulan taburcu başvurusu
-
Taraflar, Büyük Daireye sundukları görüşlerinde, zorunlu hapis cezasına ilişkin 5 Mayıs 2014 tarihli yeni Kanun ("Zorunlu Hapsetme Kanunu", bk. aşağıdaki 91-97. paragraflar) uyarınca, başvuranın tahliyesi için yeni bir dava açıldığını gösteren belgeler sunmuşlardır. Bu bağlamda, 12 Ocak 2017 tarihinde, Paifve EDS’nin psikoloji ve sosyal yardım servisinden bir psikiyatrist, bir psikolog ve bir sosyal yardım memurundan oluşan bir ekip, başvuranın durumu hakkında çok disiplinli bir psikiyatrik ve psiko-sosyal rapor hazırlamıştır. Raporda belirtilen bilgilerin, başvuranın zorunlu hapsedildiği süre boyunca yapılan çeşitli psikiyatrik muayenelerden alındığını belirtmiştir ve dil engeli göz önünde bulundurulduğunda başka bilgi edinmenin veya önceki uzman raporlarındaki bilgileri raporun hazırlandığı sırada başvuranın ifadeleriyle karşılaştırmanın imkânsız olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra, hastanın yalnızca Almanca konuştuğunu ve sadece birkaç kelime Fransızca bildiğini, bunların da sohbet edebilmesi için yeterli olmadığını, sonuç olarak diğer hastalarla ve personelle sınırlı teması olduğunu teyit etmiştir. Raporu hazırlayan ekip, bu dil engelinin klinik gözlemi kısıtladığını ve karmaşık hâle getirdiğini ve değerlendirmedeki bu eksiklik göz önünde bulundurulduğunda, taburcu başvurusu hakkında yeterince bilgilendirilmiş bir psikiyatrik görüş sunamadığını eklemiştir. Bununla birlikte, başvuranın tehlikeliliği, yeniden suç işleme olasılığı ve özerklik kapasitesine ilişkin objektif bir değerlendirme sunmadaki bu zorluğa rağmen, belirsiz kalan alanların hâlâ devam ettiğini belirtmenin mümkün olduğu kanaatine varmıştır. Özellikle, 2015 yılı bilirkişi raporunda vurgulandığı üzere, başvuranın intikam takıntısı sergilemeye devam ettiğini ve mağdurları taciz etme riskinin göz ardı edilemeyeceğini belirtmiştir. Dolayısıyla, başvuranın tahliye başvurusuna ilişkin olarak olumsuz görüş bildirmiştir.
-
5 Mayıs 2017 tarihinde Paifve EDS müdürü, ayrı bir rapor hazırlayarak, başvuranın patolojisi ve suç işleme ya da mağdurları taciz etme olasılığının devam etmesinden dolayı tehlikeli olmaya devam etmesi nedeniyle kurumsal bir ortama ihtiyaç duymaya devam ettiğini belirtmiştir. "Şartlı tahliye koşullarının yerine getirilmesi için ve Rooman’ın kişiliği göz önünde bulundurulduğunda, tek güvenli seçeneğin bir kuruma [yapılandırılmış bir tesise] [şartlı] tahliye" olduğu kanaatine varmıştır. İlâveten, mevcut durum ışığında, başvuranın taburcu edilmemesi gerektiği görüşünü dile getirmiştir.
-
Kararını bu iki raporda yer alan argümanlara dayandıran Liège Ağır Ceza Mahkemesi (TAP) Cumhuriyet Savcısı, 29 Mayıs 2017 tarihinde, başvuranın zorunlu hapsinin devam etmesi ve şartlı tahliye talebinin reddedilmesi yönünde görüş bildirmiştir.
-
28 Temmuz 2017 tarihinde, yeni 2014 Zorunlu Hapsetme Kanunu (bk. aşağıdaki paragraf) uyarınca zorunlu hapsin uzatılıp uzatılmayacağına karar verme ve uygun olması hâlinde başvuranın tahliyesine karar verme yetkisine sahip olan ve farklı bir düzende çalışan Liège TAP Sosyal Koruma Dairesi (CPS), geçici bir karar vermiştir. Tarafların, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 18 Temmuz 2017 tarihli Daire kararında 3. maddenin ihlal edildiğine karar vermesine neden olan durumun devam edip etmediğine ilişkin ilgili bilgileri sunabilmeleri için yargılamanın yeniden açılmasına karar vermiştir. Bu bilgilerin alınmasını bekleyen CPS, davanın incelenmesini ertelemiştir. Ayrıca Cezaevleri Genel Müdürü’nü Kasım 2017 tarihinde yapılması kararlaştırılan duruşmaya çağırmıştır.
-
CPS, 16 Kasım 2017 tarihinde, Paifve EDS’de, başvuranın hazır bulunduğu ve avukatları ile bir tercüman eşliğinde özel bir duruşma düzenlemiştir.
27 Aralık 2017 tarihinde verilen kararında CPS aşağıdaki kanaate varmıştır:
“... Departmana sunulan bilgiye göre [başvuran], hâlihazırda Almanca konuşan bir psikolog ile iletişim kurabilmektedir (Ağustos 2017 tarihinden beri 3 ziyaret). İstemesi hâlinde Almanca konuşan bir psikologdan ziyaret talep edebilmektedir. Başvuran, Almanca konuşan bir hemşire eşliğinde ayda bir kez geziye çıkmaktadır. Almanca konuşan psikolog ve sosyal yardım memuru ile görüşme düzenlenmiştir. İhtiyaç olması hâlinde Alman bir tercüman çağrılacaktır (CAP, disiplin duruşmaları, uzman raporları). Tedavi planının değerlendirilmesi ve gerektiğinde uyarlanması amacıyla klinik konsültasyonlar planlanmıştır (hâlihazırda bir toplantı gerçekleştirilmiştir, bir diğeri planlanmaktadır).
.... Almanca konuşan sağlık personeli tarafından tedavi edilmediği dönemlerde [başvuranın] gözaltında tutulmasının [Sözleşme’nin] 3. maddesini ihlal ettiği tespit edilmiştir.
Paifve EDS ve cezaevi yetkilileri, hem psikolojik ve psikiyatrik tedavi hem de sosyal yardım ve gözetimli geziler açısından Almanca konuşan sağlık uzmanlarının mevcut olmasını sağlamak için gerekli olanı yaptıklarından dolayı, 16 Kasım 2017 tarihli duruşmalarda bu ihlalin artık sona erdiği gösterilmiştir. Gerekli olması hâlinde bir tercüman da çağrılmaktadır. ....
... [başvuranın] anadilinde tedavi sağlanamamasının, zorunlu hapsedilme ile hastalığın kaynağı arasındaki bağı kopardığı ve böylece tutukluluğun hukuka aykırı hâle geldiği yönündeki iddiasını kabul etmekle birlikte ... tutukluluğun hukuka aykırı niteliğinin, hâlihazırda uygulanmakta olan tedbirlerin ardından sona erdiği tekrar belirtilmelidir.
[Başvuranın mevcut tutukluluğu, akıl sağlığı ile gerekçelendirilmektedir ve tutukluluk koşulları, kendisinin ve başkalarının güvenliğini sağlarken aynı zamanda kendisine tedavi sağlanmasını mümkün kılmaktadır.
... [başvuranın] tahliye edilmesinin önünde engeller bulunmaktadır, diğer bir deyişle:
- akıl hastalığı göz önünde bulundurulduğunda, topluma yeniden entegre olma ihtimalinin bulunmaması ...
- suç işleme riski ...
- mağdurları taciz etme riski ve zorunlu hapsine neden olan suçların mağdurlarına karşı tutumu ...”
-
Söz konusu gerekçelerle, CPS nihai tahliye talebini reddetmiş ve şartlı tahliye kararı vermenin de uygun olmadığına karar vermiştir. Almanca tedaviye ilişkin ikincil talebe ilişkin olarak, bu hususun amaçtan yoksun hale geldiğini eklemiştir. Paifve EDS müdürünün, başvuranın durumu hakkında yeni bir görüş sunması gereken sekiz aylık bir gözlem süresine hükmetmiştir.
-
Yargıtay, 28 Şubat 2018 tarihli bir kararla, başvuran tarafından CPS’nin 27 Aralık 2017 tarihli kararına karşı yapılan temyiz başvurusunu reddetmiştir.
H. Başvurana sunulan tedavinin kronolojik özeti, Hükümetin Büyük Daire’ye sunduğu gözlemlere eklenmiştir
-
Büyük Daire nezdindeki yargılamalarda sunulan gözlemleri desteklemek amacıyla Hükümet, 2004 yılında Paifve EDS’de zorunlu hapsedilmesinden bu yana başvurana uygulanan tedavinin kronolojik bir özetini eklemiştir. 6 Haziran 2018 tarihinde gerçekleştirilen açık celsede fiili açıklamalar sunmuştur.
-
Psikiyatri tedavisi ile ilgili olarak, Hükümet tarafından sunulan belgelere göre başvuran Fransızca konuşan birçok psikiyatrist tarafından tedavi edilmiştir. Danışmanlıkların sıklığı belirtilmemiştir. 2004 yılından 1 Şubat 2014 tarihine kadar Almanca konuşan bir hemşire, tercümanlık yaparak söz konusu görüşmeler esnasında psikiyatristlere yardım sağlamıştır. 2008 Mart ve 2009 Ağustos tarihleri arasında başvuran, başlangıç seviyesinde Almanca konuşan bir psikiyatrist tarafından gözlemlenmiştir. 20 Mayıs 2015 tarihinde başvuran, Almanca konuşan bir psikiyatrist olan Dr. V ile görüşme gerçekleştirmiştir. Söz konusu toplantı, belirli aralıklarla yapılan toplantılara sebebiyet vermemiştir. Psikiyatrist, başvuranın belirli bir talepte bulunmadığını veya psikiyatri yardımını talep etmediğini kaydetmiştir. Bununla birlikte, gerekli olması hâlinde, geri dönmeyi kabul etmiştir. Başvuran, 23 Mart 2016 tarihinde ve daha sonra 2017 yılının sonunda Paifve EDS’deki kurum içi psikiyatrist ile yaptığı telefon görüşmesinde müsait olduğunu yinelemiştir. Mahkeme nezdindeki kamuya açık duruşmada Hükümet, kendi fikirlerini belirtebilecek durumda olduğu düşünülen başvuranın, psikiyatrist ile düzenli olarak iletişime geçmek istemediğini belirtmiştir.
-
Almanya’daki psikolojik tedavi ile ilgili olarak başvuran, 2010 yılında bir psikiyatrist ile dokuz görüşmeye ve 2014-2015 yıllarında dokuz diğer görüşmeye katılım sağlamıştır. 18 Ağustos 2017 ile Hükümet’in görüşlerinin sunulduğu 12 Mart 2018 tarihleri arasında, başvuran bu psikologla aylık görüşmeler gerçekleştirmiştir; 6 Haziran 2018 tarihli açık duruşmada Mahkemeye sunulan bilgilere göre, en son görüşmeler 20 Mart ve 27 Nisan 2018 tarihlerinde gerçekleştirilmiştir. Başvuran ise Mart ayından bu yana başka bir görüşme yapmadığını belirtmiş ve son görüşmenin Şubat 2018 tarihinde gerçekleştiğini ifade etmiştir.
-
Sosyal yardıma ilişkin olarak Hükümet, başvuranın 1 Ekim 2006 tarihinden bu yana, Mayıs-Eylül 2014 (doğum izni nedeniyle) ve 1 Nisan-1 Kasım 2017 (görev değişikliği nedeniyle) dönemleri hariç olmak üzere, Almanca konuşan bir kişiden sosyal yardım aldığını belirtmiştir. Kasım 2017 tarihinden bu yana, Almanca konuşan sosyal yardım asistanı Paifve EDS’deki görevine geri dönmüş ve başvuranla ayda birkaç kez görüşmeye devam etmiştir. Başvuranın idari yardım ya da dış dünyayla, özellikle de avukatıyla temaslarında pratik yardım talepleriyle ilgilenmiştir.
-
Psikiyatrik hemşirelik bakımına ilişkin olarak, Hükümet tarafından sunulan belgeler, başvurana, Paifve EDS’ye gelişinden itibaren, Almanca konuşan bir erkek hemşire tarafından düzenli olarak yardım edildiğini göstermektedir. Söz konusu hemşire, bedensel hemşirelik becerilerine ek olarak, uzmanlaşmış psikiyatrik bakım becerilerine sahipti ve başvurana destek olmak ve stresiyle başa çıkmasına yardımcı olmak için onunla zaman geçirebiliyordu. Hükümete göre, söz konusu hemşirenin dinleme becerileri, başvuranın ruh halini değerlendirmesini ve gözlemlerini psikiyatriste rapor etmesini sağlamıştır. 1 Şubat 2014 tarihinde hemşire, cezaevine nakledilmiş ve 1 Aralık 2016 tarihinde emekli olmuştur. Söz konusu tarihten sonra, başvuranla teması sürdürmek ve gezilerde ona eşlik etmek amacıyla başvuranla görüşmeye devam etmiştir; bunların sonuncusu 24 Nisan 2017 tarihinde gerçekleşmiştir.
-
İlâveten, başvuran, ayda bir kez pratisyen hekimle görüşebilmiştir. 30 Kasım 2017 tarihinden beri bir tercüman, söz konusu görüşmelerde çeviri yapmak üzere çağrılmıştır.
-
25 Kasım 2017 tarihinde, başvuran ve bir tercümanın katılımıyla, bakım ekibinin çokdisiplinli bir toplantısı gerçekleştirilmiştir. Kamuya açık duruşmada Hükümet, bu iddiasını destekleyecek herhangi bir belge sunmaksızın, başvuranın tedavisine Paifve EDS içinde ve dışında dâhil olan çeşitli aktörlerin koordinasyon toplantısının başvuranın huzurunda yapıldığını belirtmiştir. Söz konusu toplantıda ekip, özellikle, psikososyal ekibin başvuranın oluşturduğu tehlikenin derecesi ve rehabilitasyonuna ilişkin beklentilere yönelik bir değerlendirme hazırlamaktan sorumlu olduğu göz önünde bulundurulduğunda, dışarıdan gelen ve Almanca konuşan psikoloğun başvuranla yaptığı aylık görüşmelerde elde ettiği bilgileri ve sağlık durumundaki gelişmelere ilişkin sonuçlarını kurum içi psikososyal ekibe iletmesi için başvurandan izin talep etmiştir. Başvuran, bu bilgi aktarımına onay vermeyi reddetmiştir.
-
Son olarak, başvuranın, hemşire eşliğinde, günübirlik izinle kurumdan ayrılmasına izin verilmiştir. Söz konusu günübirlik gezilerin sayısı 2007 yılında bir iken 2017 yılında altıya yükselmiştir. 2015 yılından beri başvuran, Almanya’ya düzenli ziyaretler gerçekleştirmiştir. 2016 yılında başvuran, ailesiyle yeniden iletişim kurmaya başlamıştır. Dava dosyasında yer alan diğer bilgilerden başvuranın, önceki birkaç yılda yeniden iletişim kurduğu bir erkek kardeşi bulunduğu anlaşılmaktadır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
A. Zorunlu hapsetmeye ilişkin yasal çerçeve
-
Akıl Hastaları, Mutat Suçlular ve Bazı Cinsel Suçların Faillerine İlişkin Sosyal Koruma Kanunu (9 Nisan 1930)
-
Başvuranın Paifve EDS’ye ilk yerleştirilmesi, 1 Temmuz 1964 tarihli kanunla ("Sosyal Koruma Kanunu") değiştirildiği ve 1 Ekim 2016 tarihinden beri yürürlükte olan 5 Mayıs 2014 tarihli Zorunlu Hapsetme Kanunu ("Zorunlu Hapsetme Kanunu", bk. aşağıdaki 91-97. paragraflar) ile yürürlükten kaldırıldığı üzere 9 Nisan 1930 tarihli Akıl Hastaları, Mutat Suçlular ve Bazı Cinsel Suçların Failleri Hakkında Sosyal Koruma Kanunu’nun ("Sosyal Koruma Kanunu") uygulanmasında karar verilmiştir. Zorunlu Hapsetme Kanunu kabul edildiğinde, Sosyal Koruma Kanunu tarafından kurulan sistemin yeni mevzuat yürürlüğe girene kadar uygulanmasına izin veren geçiş hükümleri kabul edilmiştir.
-
Sosyal Koruma Kanunu’nun 7. maddesi uyarınca, soruşturma yürüten adli makamlar ve yargılamayı yürüten mahkemeler, ciddi bir suçla itham edilen ve söz konusu Kanun’un 1. maddesinde belirtilen koşullardan birinden muzdarip olan kişilerin zorunlu hapsine karar verebilmekteydi: diğer bir deyişle, "ya akıl hastalığından ya da eylemlerini kontrol edememelerine neden olan ciddi bir zihinsel rahatsızlık veya kusurdan". İlâveten, bir suçtan ya da ciddi bir suçtan mahkûm edilen bir kişi, hapis cezası sırasında bir akıl hastalığından ya da eylemlerini kontrol edememesine neden olan ciddi bir akıl rahatsızlığından ya da kusurundan muzdarip olduğunun anlaşılması hâlinde, bir Sosyal Koruma Kurulu’nun (Commission de défense sociale ya da "CDS") tavsiyesi üzerine Adalet Bakanı tarafından verilen bir kararla zorunlu hapsedilebilir.
-
CDS, zorunlu hapis görevini üstlenmek üzere kurulmuştur. Bu kurullar, görevini sürdüren veya emekli olan bir hâkim başkanlığında bir avukat ve bir doktordan oluşmaktaydı (Sosyal Koruma Kanunu’nun 12. maddesi).
-
Zorunlu hapsin uygulanacağı yere CDS karar vermekteydi. İlgili yer, Hükümet tarafından bu amaç için belirlenmiş kurumlar arasından seçilmiştir. Fakat, CDS, tedavi amaçlı nedenlerle ve özel nedenler gösteren bir kararla, bireyin uygun güvenlik ve tedavi seviyesinin güvence altına alınabileceği başka bir kuruma yerleştirilmesine ve orada tutulmasına hükmedebilir (Sosyal Koruma Kanunu’nun 14. maddesi).
-
Uygulamada, CDS’nin zorunlu hapsin bir yerleştirme şeklinde olması gerektiğine karar vermesi hâlinde, tutulan kişi bir sosyal koruma kurumuna, bir cezaevine bağlı olan ve zorunlu hapsi olan kişiler için özel olarak tahsis edilmiş bir sosyal koruma tesisine veya olağan sistemin dışında bir kuruluşa yerleştirilebilir (bk. aşağıdaki 106-114. paragraflar).
-
17 Eylül 2009 tarihli bir kararla (no. 142/2009), Anayasa Mahkemesi, bir ön karar talebine cevaben, Sosyal Koruma Kanunu’nun Belçika Anayasasının 10 ve 11. maddeleri ile birlikte Sözleşme’nin 5 § 1. maddesine uygun olup olmadığına karar vermiştir; zira ilgili yasa, CDS’nin, Kanun’un 14 (2) maddesinde atıfta bulunulan "uygun bir tesisi" zorunlu hapsedilmiş bir bireyi kabul etmeye zorlayabileceğini öngörmemiştir; bu durum, ilgili bireyin uygun bir psikiyatrik kuruluşa yerleştirilmesine ilişkin kararların makul bir süre içinde uygulanmasını güvence altına almayı imkânsız hale getirebilir. Mahkeme aşağıdaki karara varmıştır:
“B.7.3. Yetkili mahkemenin, alıkonulan bir kişinin uygun bir tesise yerleştirilmesi gerektiğine karar vermesi hâlinde, bu kişinin oraya kabul edilebilmesini sağlamak ilgili makamların görevidir (AİHM, Johnson v. Birleşik Krallık, 24 Ekim 1997; Brand v. Hollanda, 11 Mayıs 2004; Morsink v. Hollanda, 11 Mayıs 2004). Sosyal Koruma Kurulu tarafından belirlenen tesisin tutulan kişiyi kabul edememesi hâlinde, yetkili makamların menfaatleri ile ilgili kişinin menfaatleri arasında makul bir denge aranması gerekse de, yetkili mahkemenin kişinin rehabilitasyonuna uygun olmadığını tespit ettiği bir tesiste süresiz olarak bırakılması hâlinde söz konusu denge bozulur.
B.7.4. Fakat [özgürlük ve güvenlik] hakkının bu ihlali, [Anayasa] Mahkemesine hakkında soru yöneltilen mevzuat hükmünden kaynaklanmamaktadır. Sevk edilen mahkeme tarafından hükmedilen tedbirin uygulanabileceği tesislerde yeterli sayıda yer bulunmamasından kaynaklanmaktadır.
B.8. Bu durum kanunun uygulanmasına ilişkindir. Bu tedbirin yaptırımı gerçek mahkemelerine ait bir meseledir ve bu nedenle [Anayasa] Mahkemesinin yetkisi dışındadır, dolayısıyla ilk soruya olumsuz cevap verilmelidir.”
-
CDS, kendiliğinden veya Adalet Bakanı, savcı, tutuklu ya da avukatının talebi üzerine, tutuklunun başka bir kuruma nakledilmesine karar verebilir. Tutuklunun ya da avukatının başvurusunun reddedilmesi hâlinde, altı ay sonra yeniden başvurabilirler. CDS, Adalet Bakanı tarafından belirlenecek koşul ve kurallara uygun olarak, tutuklunun yarı gözetim rejimine nakledilmesine de izin verebilmektedir (15. madde).
-
Yukarıda belirtilen 14. ve 15. maddeler uyarınca hükümde bulunmadan önce, CDS kamu idaresi içinden veya dışından kendi seçtiği bir doktordan görüş isteyebilmektedir. Tutuklu kişi de kendi seçtiği bir doktor tarafından muayene edilebilmekte ve doktorun görüşünü sunabilmektedir. Söz konusu doktor, tutuklunun dosyasını okumakla görevlendirilmiştir. Cumhuriyet Savcısı, sosyal koruma veya uygun tesisin yöneticisi veya doktoru, tutuklu ve tutuklunun avukatının beyanları alınmıştır. Dava dosyası, dört gün boyunca tutuklunun avukatının erişimine açıktı. Tutuklu bulunan kişilerin, sağlık durumlarına ilişkin tıbbi ve psikiyatrik sorular tartışılırken hazır bulunmalarının yararlı olmadığının değerlendirilmesi hâlinde avukatları tarafından temsil edilebilmektedirler (Sosyal Koruma Kanunu’nun 16. maddesi). Acil bir durumda, CDS başkanı veya Adalet Bakanı tutuklu bulunan kişinin nakline hükmedebilmektedir (Sosyal Koruma Kanunu’nun 17. maddesi).
-
CDS, tutuklu kişinin durumunu izlemektedir ve akıl sağlığının yeterince iyileşmesi ve topluma yeniden entegrasyon koşullarının karşılanması hâlinde nihai veya şartlı tahliye kararı verebilir. Bu amaçla, CDS kendiliğinden veya tutuklu bulunan kişinin ya da avukatının talebi üzerine, cezaevlerinden sorumlu departmana kısa bir bilgilendirme raporu hazırlaması veya sosyal yardım raporu hazırlaması talimatını verebilir. Her altı ayda bir tahliye başvurusunda bulunulabilir (Sosyal Koruma Kanunu’nun 18. maddesi).
-
Şartlı tahliye kararı verildiğinde, tutuklu, süresi ve koşulları kararda belirtilen tıbbi ve sosyal gözetime tabi tutulmaktaydı. Serbest bırakılan tutuklunun davranışlarının ya da ruhsal durumunun toplum için bir tehlike teşkil etmesi hâlinde, örneğin uygulanan koşullara uymaması hâlinde, savcının başvurusu üzerine psikiyatri koğuşunda zorunlu hapsine geri gönderilebilmekteydi (Sosyal Koruma Kanunu’nun 20. maddesi).
-
CDS’nin kararları, tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde Sosyal Koruma Yüksek Kurulu (Commission supérieure de défensesociale, ya da "CSDS") nezdinde temyize açıktı. CSDS, Kurul’a başkanlık eden Yargıtay veya istinaf mahkemesinde görev yapmış veya emekli olmuş bir hâkim, bir avukat ve Cezaevi Psikoloji Servisi’nin (Service d’anthropologie pénitentiaire) tıbbi müdüründen oluşmaktaydı (Sosyal Koruma Kanunu’nun 13. maddesi).
-
CSDS, başvuru almaya ilişkin kararını bir ay içerisinde vermiştir. Tutuklu ve avukatının ifadeleri alınmıştır ve 16. maddenin (yukarıda 82. paragraf) yukarıda belirtilen hükümleri uygulanabilirdir (Sosyal Koruma Kanunu’nun mükerrer 19. maddesi).
-
Yargıtay, 10 Aralık 2013 tarihli bir kararında (P.13.1539.N), sosyal koruma kurumlarının, "zorunlu hapsedilen kişiye etkili hukuki yardım sağlayabilecek ve onu Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlaline karşı koruyabilecek ... ulusal kurumlar" olduğunu belirtmiştir. Bu kurumların, "tutuklunun yerleştirildiği kurumun tutuklunun akıl hastalığına uygun olup olmadığını değerlendirme konusunda tam takdir yetkisine sahip olduğunu" açıklığa kavuşturmuştur.
-
Bu bağlamda, zorunlu hapsedilen kişiler, tedavi yokluğundan şikâyet edebilir, alıkonulma koşullarını eleştirebilir ve cezaevi dışındaki tesislere nakledilmeyi talep edebilirlerdi. Fakat, bir kurumun ilgili kişileri kabul etmemesi hâlinde, ne CDS’nin ne de CSDS’nin talepte bulunan tutukluya uygun bir yer sağlanmasına hükmetme yetkisi bulunmaktadır.
-
CSDS’nin bir tutuklunun tahliye talebini reddeden kararlarını onaylayan ya da Cumhuriyet Savcısının tahliye kararına itirazını yerinde bulan kararlarına karşı tutuklunun avukatı tarafından Yargıtay’a temyiz başvurusunda bulunulabilirdi (Sosyal Koruma Kanunu’nun 19. maddesi).
-
Buna karşın, bir tutuklunun "uygun bir yere" nakledilmesini reddeden kararlara karşı hukuki itirazda bulunulamaz; zira, bunlar zorunlu hapsetme kararının uygulanmasına ilişkin hususlar olarak kabul edilmektedir (bk. diğer kararların yanı sıra, Cass., 2 Haziran 2009, P.09.0586.N ve P.09.0735.N). Fakat, yukarıda atıfta bulunulan 10 Aralık 2013 tarihli kararında (P.13 .1539.N), Yargıtay, Sosyal Koruma Kanunu uyarınca, sosyal koruma kurumlarının kararları için gerekçe sunulması gerektiğinden dolayı, CSDS’nin, akıl hastalığına uygun olmayan tutukluluk koşulları altında cezaevinde tutulduğu şikâyetinde bulunan zorunlu hapsedilmiş bir kişiye cevaben, yalnızca, uygun bir tesise yerleştirilinceye kadar akıl hastalığına uygun hâle getirilmiş koşullarda tutulduğunu belirtmekle gerekçe gösterme yükümlülüğünü ihlal ettiğine karar vermiştir.
“2. 5 Mayıs 2014 tarihli Zorunlu Hapis Kanunu
-
Psikiyatrik rahatsızlıklardan muzdarip olan ve cezaevlerinin psikiyatri bölümlerinde tutulan suç veya ağır suç olarak sınıflandırılan fiillerin faillerinin tutuklanmasına ilişkin Belçika aleyhine açılan bir dizi davada verilen önde gelen kararların icrası bağlamında (bk. L.B. v. Belçika, no. 22831/08, 2 Ekim 2012; Claes v. Belçika, no. 43418/09, 10 Ocak 2013; Dufoort v. Belçika, no. 43653/09, 10 Ocak 2013; ve Swennen v. Belçika, no. 53448/10, 10 Ocak 2013), Belçika yetkili makamları, topluma en iyi şekilde yeniden entegrasyon sağlama arzusuyla, tutukluların durumunu iyileştirmek için genel tedbirler almışlardır. Bu bağlamda, uzmanlaşmış psikiyatri kurumlarına yerleştirme ile ilgili yasal çerçevede değişiklikler yapılmıştır.
-
9 Nisan 1930 tarihli Sosyal Koruma Kanunu’nun yerine geçen Zorunlu Hapsetme Kanunu (5 Mayıs 2014 tarihli Kanun), zorunlu hapsedilen bireylere yönelik bakım paketine dikkat çekmeyi amaçlayan çeşitli ilerleme alanları öngörmektedir. Kullanılan kavramları daha kesin bir şekilde tanımlamakta ve usule ilişkin güvenceleri güçlendirmektedir. 4 Mayıs 2016 tarihli Kanun ile öngörüldüğü üzere, 1 Ekim 2016 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Zorunlu hapsi, hem toplumu korumayı hem de alıkonulan bireyin toplumla yeniden bütünleşmesi amacıyla durumunun gerektirdiği tedaviyi almasını sağlamayı amaçlayan bir güvenlik tedbiri olarak tanımlamaktadır. Kamu güvenliği ve tutuklu bulunan kişinin sağlık durumu göz önünde bulundurularak, ilgili bireye hayatını insan onuruna uygun bir şekilde yaşayabilmesi için gerekli tedavi sunulmalıdır. Bu tedavi, tutuklunun topluma mümkün olduğunca başarılı bir şekilde yeniden entegre olmasını sağlamalı ve – belirtilen ve uygulanabilir olduğu hâllerde - bireye uyarlanmak üzere bir bakım yolunun parçası olarak uygulanmalıdır (2014 Kanunu’nun 2. maddesi).
-
Önceki yasal çerçevede olduğu gibi, yeni Kanun da soruşturmayı yürüyen adli makamlar ve yargılamayı yürüten mahkemelerin, siyasi saiklerle veya basın yoluyla işlenen suçlar veya ağır suçlar hariç olmak üzere, bir bireyin zorunlu hapsine karar vermesine olanak tanımaktadır (9(1). madde). Buna karşılık, yalnızca başka bir bireye fiziksel zarar veya psikolojik zarar veren veya verebilecek olan suçlar ve ciddi suçların bundan sonra zorunlu hapsetme kararına yol açabileceğini öngörerek zorunlu hapsetmenin kapsamını kısıtlamaktadır (Temsilciler Meclisi Adalet Komitesi Raporu, Doc 54-1590/006, s. 36-37).
-
Yeni Kanun, herhangi bir zorunlu hapsetme tedbirinden önce bir psikiyatrik uzman raporu veya adli psikolojik rapor hazırlanmasını öngörmektedir (madde 5(1)). Bilirkişiler, mesleki standartlara uymalıdır. Bilirkişi raporları, bir heyet veya davranış bilimlerindeki diğer uzmanların yardımıyla hazırlanmalıdır (5(2). madde). Bilirkişilerden, standart bir formata dayanarak düzenlenen detaylı bir rapor sunmaları talep edilmiştir (5(4). madde). Başka bir bilirkişiden rapor talep etme olasılığı bulunmaktadır (8(1). madde). Kanundaki diğer bir yenilik de, bir raporla ilgili kişiye yalnızca avukatının değil, aynı zamanda kendi seçtiği bir doktor veya psikoloğun da yardımcı olabilmesidir (7. madde).
-
Zorunlu hapis, bu sistem kapsamında temel tedbir olmaya devam etmektedir. Söz konusu zorunlu hapis, "yüksek riskli" tutuklular için bir sosyal koruma kurumu veya biriminde ya da adli psikiyatri merkezinde, "düşük veya orta riskli" tutuklular için ise ilgili makam tarafından tanınan ve özel bir kurum, bir topluluk, bir bölge veya bir yerel makam tarafından işletilen bir tesiste gerçekleştirilmelidir (3 (4)(b), (c) ve (d). ile bağlantılı olarak 19. madde).
-
Özellikle kapasitesi, kabul edilecek tutukluların profili ve kabul için izlenecek prosedürü belirleyen bir iş birliği anlaşması imzalamış olan harici bir kurum (3 (5). madde), bir hastayı kabul etmeyi reddedemez (19. madde). Yerleştirme anlaşmasındaki kriterlerin karşılanması koşuluyla, vaka bazında onay gerekli değildir.
-
Yeni Kanun kapsamında, zorunlu hapsin yönetimi ve denetlenmesinden sorumlu tek organ, cezaların infazından sorumlu mahkemeler bünyesinde kurulan sosyal koruma daireleridir (chambre de protection sociale - "CPS") (3(6). madde). Bu bölümler, bir hâkim (başkan), topluma yeniden kazandırma konusunda uzman bir danışman ve klinik psikoloji konusunda uzman bir danışmandan oluşmaktadır (Yargı Kanunu’nun 78. maddesi). Tutukluların yerleştirilmesine ve nakline karar vermektedirler. Ayrıca günlük salıverme, kısa süreli izin, sınırlı gözaltı, elektronik, gözetim, şartlı tahliye, sınır dışı veya iade amacıyla erken tahliye ve son aşamada nihai tahliye konularında da karar verirler. Bu makamlar geniş bir takdir yetkisine sahiptir; amaç, ilgili yerleştirme tesisi için geçerli olan kurallara uyarken, tutuklunun zihinsel hastalığına ve risk düzeyine uyarlanmış, bireyselleştirilmiş bir hapsetme yolu çizmektir. Tutuklunun nihai tahliyesi ancak yenilenebilir iki yıllık şartlı tahliye döneminden sonra ve akıl hastalığının yeterince iyileşmesi ve tutuklunun kamu için tehlike teşkil ettiğine dair başka bir belirti göstermemesi hâlinde gerçekleşebilir (5 Mayıs 2014 tarihli Zorunlu Hapis Kanunu’nun 66. maddesi).
-
Yargı Kanunu
-
Zorunlu hapsetmeden sorumlu organlar tarafından uygulanan özel koruma mekanizmasından bağımsız olarak (bkz. yukarıda 76-90. paragraflar), Yargı Kanunu, herkesin bu konuda alınan kararlara olağan mahkemeler nezdinde itiraz etmesine izin vermektedir.
-
Dolayısıyla, sübjektif bir hakkın ihlalinin mağduru olduğunu kanaatinde olan herkes, Belçika hukukunda doğrudan etkisi olan herhangi bir anlaşma hükmü de dâhil olmak üzere, kanunun ihlal edildiği iddiasıyla ilk derece mahkemesine başvurma hakkına sahiptir. Hâkim, ihlale son verilmesine karar verebilir, karara uyulmaması hâlinde cezaya tabi tutabilir ve uygun olduğu ölçüde tazminata hükmedebilir.
-
Yargı Kanunu’nun 584. maddesi uyarınca, acil başvuruları incelemekle görevli hâkim olarak ilk derece mahkemesi başkanı, aciliyetin tespit edilmesi hâlinde, kanunun adliye mahkemelerinin yargı yetkisi dışında bıraktığı konular dışındaki tüm konularda karar verebilir.
-
Yargı Kanunu’nun 1051. maddesi uyarınca, ilk derece mahkemesinin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunma süresi, kararın tebliğ edildiği veya taraflara bildirildiği tarihten itibaren bir aydır.
-
Medeni Kanun
-
Devlet, haksız fiil sorumluluğuna ilişkin olağan kurallara tabidir. 1807 tarihli Medeni Kanun’un 1382. maddesi, bir kişi tarafından işlenen ve bir başkasının zarar görmesine neden olan her türlü fiilin, zarara kusuru ile neden olan kişiyi zararı tazmin etmekle yükümlü kılacağını öngörmektedir. 1383. madde uyarınca, herkes yalnızca kendi eylemleriyle değil, aynı zamanda ihmal veya dikkatsizliği nedeniyle sebep olduğu zarardan da sorumludur.
-
İlâveten, 26 Nisan 2018 tarihli bir kararda (no. 50/2018), Anayasa Mahkemesi, dava açmak için yasal zamanaşımı süresinin, hukuki ehliyetten yoksun bırakılmamış veya vesayet altına alınmamış zorunlu hapsedilmiş kişiler de dâhil olmak üzere tüm kişiler bakımından işlemesini öngören Medeni Kanun’un 2251. maddesinin Anayasa’nın eşitlik ve ayrımcılık yasağına ilişkin hükümlerine aykırı olmadığına hükmetmiştir.
-
17 Şubat 1994 tarihli Belçika Anayasası
-
Anayasa’nın 4. maddesi Belçika’nın dört dil bölgesinden oluştuğunu öngörmektedir: Fransızca dil bölgesi, Felemenkçe dil bölgesi, iki dilli Brüksel-Başkent bölgesi ve Almanca dil bölgesi. Fransızca ve Flemenkçe olmak üzere iki resmi dili olan Brüksel-Başkent bölgesi hariç olmak üzere, her bölgenin kendi alanı ve kendi resmi dili vardır. Almanca konuşan bölge, dokuz komünden oluşmaktadır. Belçika nüfusunun % 0.68’ini temsil eden yaklaşık 77.000 kişilik bir nüfusa sahiptir.
B. Zorunlu hapsedilen kişiler için tesisler
- W.D. v. Belçika kararında (no. 73548/13, §§ 56‑69, 6 Eylül 2016), Mahkeme, Belçika’da zorunlu hapsedilen kişilere sunulan tesis türlerini belirlemiştir. Bu tesislerin tanımı aşağıdaki paragraflarda sunulmakta ve güncellenmektedir.
1.Yüksek güvenlikli psikiyatri kurumları
-
Belçika’da altı tane yüksek güvenlikli akıl hastanesi bulunmaktadır.
-
Valonya’da tutuklular, zorunlu hapsedilen kişileri barındırmak için yetkili makamlar tarafından özel olarak sağlanan üç sosyal koruma tesisinden birine yerleştirilebilir. Adalet Bakanlığı’na bağlı olan Paifve tesisi 208 tutukluyu barındırabilmektedir. Tek dilli bir bölgede yer aldığından dolayı Fransızca/Almanca bilen iki dilli personel istihdam etmesi için yasal bir gereklilik bulunmamaktadır. Diğer iki tesis sırasıyla Valon Bölgesi ve belediyeler arası "Ambroise Paré Üniversite Hastanesi Merkezi" tarafından işletilmektedir. Bunlar Tournai’de 376 tutukluyu barındırabilen "Les Marronniers" güvenli psikiyatri hastanesi ve Mons’da kadın tutuklular için otuz yataklı "Chêne aux Haies" psikiyatri hastanesidir. Adalet Bakanlığı’nın 16 Ekim 2017 tarihinde bir soru önergesine verdiği cevaba göre, Kasım 2017 tarihinde Belçika’nın bu bölgesinde, her ikisi de Paifve’de olmak üzere, Almanca konuşan iki hasta zorunlu hapsedilmiştir. Bunlardan ilki, Fransızca iletişim kuramayan başvurandır. İkincisinin ise, gerekli olan tedaviyi alabilecek kadar Fransızca anladığı değerlendirilmektedir.
-
Flaman Bölgesi’nde 2009 yılından bu yana Merksplas Cezaevi, hafif ve orta derecede zihinsel engelli hastalar ve otistik bozukluktan muzdarip bireyler için altmış kişiyi barındırabilen güvenli bir tedavi birimi olan "De Haven" birimini bünyesinde bulundurmaktadır. İlâveten, Adalet ve Halk Sağlığı Bakanlıklarına bağlı iki yüksek güvenlikli adli psikiyatri merkezi 2015 yılında Ghent’te (264 kişilik kapasiteyle) ve 2017 yılında Antwerp’te (182 kişilik kapasiteyle) açılmıştır.
-
Yukarıda belirtilen öncü kararların uygulanması bağlamında (bk. yukarıdaki 91. paragraf), Hükümet 2016 yılında, 2022 yılına kadar 860 yeni yer oluşturarak tüm zihinsel rahatsızlığı olan suçluları cezaevinden çıkarmayı (bkz. aşağıdaki 111-114. paragraflar) ve onlara uygun bakım sağlamayı amaçlayan bir "Gözaltı Master Planı" kabul ettiklerini belirtmiştir. Söz konusu yerlerin 620’si aşağıdaki şekilde tahsis edilecektir: 250’si Wavre’de (Valonya) yeni bir adli psikiyatri merkezinde, 250’si Paifve’de (mevcut tesisin yerini alacak) yeni bir adli psikiyatri merkezinde ve 120’si Alost’ta (Flaman Bölgesi) yeni bir "uzun süreli" yüksek güvenlikli tesiste.
“2. Geleneksel akıl hastaneleri
-
İlâveten, sübvanse edilen özel hastaneler ya da kamu kuruluşları şeklinde geleneksel akıl hastaneleri de bulunmaktadır. Bunlardan bazıları "orta güvenlikli" olarak sınıflandırılmakta ve toplum için tehlike arz ettiklerinden dolayı ciddi davranış sorunları ve/veya çok saldırgan oldukları düşünülen ve bu nedenle özel güvenlik önlemleri gerektiren hastaları kabul edebilmektedir. Diğer kurumlar "düşük güvenlikli" olarak sınıflandırılır ve toplum için tehlikeli sayılmayan ve psikiyatrik rahatsızlıkları genel bir akıl hastanesindeki hastaların çoğuyla karşılaştırılabilir olan hastalara hizmet verir.
-
Hapishanelerin psikiyatri bölümleri
-
On bir hapishanenin psikiyatri bölümü bulunmaktadır. Sosyal koruma birimleri ve psikiyatri bölümleri arasında bir ayrım yapılmalıdır.
-
Merksplas, Turnhout ve Bruges Cezaevlerine bağlı sosyal koruma birimleri, zorunlu hapsedilen kişileri barındırmak için özel olarak oluşturulmuştur; bunlar, olağan ceza hukuku kapsamında hapsedilen mahkûmlardan ayrılmıştır. Bu birimlerde orta ve uzun vadeli tedaviye ihtiyaç duyan bireyler barındırılmaktadır.
-
Antwerp, Ghent, Louvain, Forest, Jamioulx, Lantin, Mons ve Namur Cezaevlerine bağlı olan psikiyatri koğuşları, CPS (ya da daha önce CDS) tarafından yerleştirilmelerine karar verilen ya da CPS (ya da daha önce CDS) tarafından karar verilen yerleştirme tesisine nakledilmeyi bekleyen zorunlu hapsedilmiş kişileri barındırmaktadır. Buralarda ayrıca gözlem altına alınan şüpheliler ya da psikiyatrik yardıma ihtiyaç duyan sıradan mahkûmlar da barındırılmaktadır.
-
Nisan 2016 tarihinde Belçika’da zorunlu hapsedilmiş yaklaşık 4.230 kişi bulunmaktaydı ve bunların 807’si cezaevindeydi. 2018’de zorunlu hapis kararına tabi olup cezaevinde tutulan kişi sayısı 531’di.
C. Paifve Denetim Kurulu tarafından hazırlanan 2016 yılı raporu
- Cezaevi tesislerinin denetiminden sorumlu devlet dairesine bağlı bir kuruluş olan Paifve Denetleme Kurulu, Kasım 2016 tarihinde Paifve EDS hakkında bir rapor hazırlamıştır. Raporun ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
"Cezaevi yetkililerinin Paifve tesisini, ne yazık ki, belirtilmeyen bir zaman dilimi içerisinde kapatmayı planladığı görülmektedir. Dolayısıyla Paifve, ne yazık ki birkaç yıl sürebilecek bir geçiş dönemi boyunca bütçe kararlarına bağlı olarak yaşamaya devam etmek zorundadır. Bu koşullar altında, Adalet Bakanlığı’nın artık bu kurumda yüksek standartta tıbbi bakım ve yaşam kalitesi sağlamaya devam etmek için gereken asgari yatırımı yapmak istememesinden endişe edilmektedir. Dolayısıyla, Denetim Organı alarm vermektedir: Paifve’nin, hem hastalar hem de personel arasında umutsuzluğun hüküm sürdüğü ve nihayetinde oldukça zararlı potansiyel sonuçları olan bir tesis hâline gelebilecek, ilgi gösterilmeyen bir kurumun kaderine maruz kalmamasını sağlamak oldukça önemlidir. Kurumun kapatılmasına ilişkin nihai karar alınana kadar, toplumumuzun sunması gereken imkânlarla niteliksel olarak orantılı bir tedavi düzeyini güvence altına almak amacıyla, tespit edilen eksikliklerin giderilmesi için hızlı adımlar atılmasını tavsiye ediyoruz.
Paifve’de iyileştirilmesi gereken alanlar
- Sağlanan tedavide devamlılık olmaması
Ordre des médecins (Tabipler Birliği) Ulusal Konseyi’nin 12 Mayıs 2007 tarihli toplantısındaki görüşüne atıfta bulunarak, istemdışı psikiyatrik tedavinin ancak hastaların yeterli profesyonel gözetimini güvence altına alan tıbbi ve hasta bakım bağlamında sağlanabileceği açıktır. Yalnızca hasta bakım personelinden bahsetmek gerekirse, 208 hastayı barındıran Paifve’de sadece 10 hemşire çalışmaktadır (2’sine kâr amacı gütmeyen ISOSL derneği tarafından ödeme yapılmaktadır) ve ilgili kişiler, aşağı yukarı yedi tam zamanlı personele eşdeğerdir. Bu durum, gece boyunca iş yerinde hiç hemşire olmadığı ve dolayısıyla mesai saatleri dışında acil bakım sağlayacak nitelikli personel bulunmadığı anlamına gelmektedir! Psikiyatri doktorları ve genel pratisyen hekimler için mesai saatleri dışında herhangi bir nöbet sistemi bulunmamaktadır. Geceleri ve resmî tatil günlerinde, sahadaki beş gözaltı personelinin bölge için nöbetçi olan genel doktoru aramaktan başka seçeneği bulunmamaktadır. Çoğu durumda nöbetçi doktor tesise gelmeyi reddetmekte ve acil servislere (le service 100) başvurulması gerekmektedir. Yine de bir tedavi tesisi olarak kabul edilen Paifve EDS, bakımın sürekliliğinin sorun teşkil ettiği bir durumdadır. Paifve’deki mecburi psikiyatrik tedavi, Ordre des médecins Ulusal Konseyi tarafından belirlenen koşullarda sağlanmamaktadır. Paifve’nin ne hemşirelik ne de sağlık personeli için kendi nöbetçi ekibi olmadığı dikkate alındığında, tesis, gözaltı personelinin ilgili sertifika ile kanıtlanmış ilk yardım becerilerine sahip olmasını zorunlu kılmayarak durumu daha da kötüleştirmektedir (Marneffe eğitim merkezinde ilk yardım eğitimi verilmektedir, fakat bu eğitim tüm ceza infaz kurumlarından belirli sayıda personelle sınırlandırılmıştır). Çözümlerden biri, özel şirketlerde ilk yardım eğitimi verilmesini düzenleyen kanunun ruhuna uygun olarak, Paifve’nin kendi yerinde eğitim ekibine sahip olmasını sağlamaktır.
Belirli zamanlarda tıbbi ve hasta bakım tedavisinin eksikliği, güvenlik, devam eden tedaviye göre fiili öncelik taşıdığından dolayı, normal koşullara göre daha yüksek dozda psikotropik ilaçların uygulanmasına yönelik kararları dayatma potansiyeline sahiptir. Bir başka sonuç da, hem tutuklu hem de bakım ve gözaltı personeli için travmatik bir eylem olabilecek olan zorunlu enjeksiyonun uygulanması sırasında tıbbi personelin (doktorların) bulunmamasıdır. Reçeteyi yazan doktorun varlığı, çoğu zaman mecburi tedavinin daha kolay kabul edilmesini sağlayabilir.
....
- Geleneksel bir psikiyatri kurumuna kıyasla psikiyatri doktoru eksikliği
Bir akıl hastanesi için kamu sağlığı normları, orada bulunan 60 kişi için tam zamanlı bir personel (24 saat/hafta) öngörmektedir. Dolayısıyla 208 tutuklunun bakımının gerçekleştirildiği Paifve’de 3 tam zamanlı personel ya da haftada en az 72 saat mevcut psikiyatrist bulunmalıdır. Fakat, psikiyatristlerin mevcut çalışma süreleri toplandığında, toplam çalışma saatlerinin bu rakamdan çok uzak olduğu görülmektedir. Görevdeki iki psikiyatristten birine göre, ek iki psikiyatriste daha ihtiyaç vardır.
Bu psikiyatrik ve psikolojik tedavi eksikliğinin etkisi, cinsel suçlar nedeniyle gözaltında tutulan hastalar için daha da büyüktür.
Paifve EDS’de cinsel sapkınlık konusunda uzmanlaşmış bir bölümün bulunmaması, hastaların büyük bir kısmının bazı durumlarda çok ciddi olan sapkın davranışlar nedeniyle zorunlu hapsedildiği göz önünde bulundurulduğunda üzücüdür. Bu durum, iyileşme arzusuna rağmen kendilerini tamamen ihmal edilmiş hisseden hastalarda umutsuzluğa yol açmaktadır. İlâveten, harici bir hizmet tarafından bakım sağlanması (Liège’de uzmanlaşmış konsültasyonlar mevcuttur: örneğin, Sygma kâr amacı gütmeyen dernek), harici bir konsültasyon talebinin Sosyal Koruma Kuruluna sunulması gerektiği gerçeği gibi çeşitli faktörler sebebiyle oldukça zor hâle gelmektedir; zira, ne yazık ki bu tür bir konsültasyon tıbbi bir randevu olarak değil, diğerleri gibi bir gezi olarak kabul edilmektedir. Tutukluya eşlik edecek gözaltı personeli ve eğitimci eksikliği gibi diğer faktörler de terapötik ziyaretleri zorlaştırmaktadır.”
III. İLGİLİ ULUSLARARASI HUKUK VE UYGULAMA
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 13 Aralık 2006 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi (CRPD) (A/RES/61/106)
- Bu Sözleşme 3 Mayıs 2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sırasıyla 30 Mart 2007 ve 2 Temmuz 2009 tarihlerinde Belçika tarafından imzalanmış ve onaylanmıştır. Sözleşme’nin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
Madde 14 Kişinin özgürlüğü ve güvenliği
“1. Taraf Devletler, engelli bireylerin diğer kişilerle eşit bir şekilde:
(a) Özgürlük ve güvenlik hakkından yararlanmalarını
(b) Özgürlüklerinden hukuka aykırı veya keyfi olarak yoksun bırakılmamalarını ve her türlü özgürlükten yoksun bırakmanın hukuka uygun olmasını ve bir engelliliğin varlığının hiçbir durumda özgürlükten yoksun bırakmayı haklı kılmamasını sağlar.
“2. Taraf Devletler, engelli kişilerin herhangi bir süreçte özgürlüklerinden mahrum bırakılmaları hâlinde, diğer kişilerle eşit bir şekilde, uluslararası insan hakları hukukuna uygun güvencelere sahip olmalarını ve makul yerleştirmenin sağlanması da dâhil olmak üzere, mevcut Sözleşme’nin amaç ve ilkelerine uygun muamele görmelerini sağlayacaklardır.”
Madde 15
İşkence veya zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya maruz kalmama
“1. Hiç kimse işkenceye veya zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz. Özellikle, hiç kimse özgür rızası olmaksızın tıbbi veya bilimsel deneylere tabi tutulamaz.
“2. Taraf Devletler, engelli kişilerin diğerleriyle eşit bir şekilde işkenceye veya zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya maruz kalmalarını önlemek için tüm etkili yasal, idari, adli veya diğer tedbirleri alacaklardır.”
- Eylül 2015 tarihinde BM Engelli Hakları Komitesi, CRPD’nin 14. maddesine ilişkin içtihadına dayanarak engelli kişilerin özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin Kılavuz İlkeler (A/72/55, Ek) hazırlamıştır. Bu Kılavuz İlkelerin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“II. Engelli kişilerin özgürlük ve güvenlik hakkı
-
Komite, kişi özgürlüğü ve güvenliğinin herkesin sahip olduğu en değerli haklardan biri olduğunu bir kez daha teyit eder. Özellikle zihinsel ve psikososyal engelliler olmak üzere tüm engelliler, Sözleşme’nin 14. maddesi uyarınca özgürlük hakkına sahiptir.
-
Sözleşme’nin 14. maddesi, özünde bir ayrımcılık yasağı hükmüdür. Engelli kişilerle ilgili olarak kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının kapsamını belirler ve bu hakkın kullanılmasında engelliliğe dayalı her türlü ayrımcılığı yasaklar. Dolayısıyla, 14. madde doğrudan Sözleşme’nin amacı, diğer bir deyişle tüm engelli kişilerin tüm insan haklarından ve temel özgürlüklerden tam ve eşit şekilde yararlanmasını sağlamak ve doğuştan sahip oldukları onura saygı gösterilmesini teşvik etmekle ilgilidir. ....
III. Engellilik temelinde gözaltının mutlak olarak yasaklanması
-
Taraf Devletlerin, fiili veya algılanan engellilik hâli nedeniyle özgürlükten mahrum bırakmaya izin verdiği uygulamalar hâlihazırda mevcuttur. Bu bağlamda Komite, 14. maddenin, kişilerin gerçek veya algılanan engellilik hâlleri nedeniyle alıkonulabilecekleri herhangi bir istisnaya izin vermediğini tespit etmiştir. Bununla birlikte, ruh sağlığı yasaları da dâhil olmak üzere bazı taraf Devletlerin mevzuatı, kişilerin kendileri veya başkaları için tehlikeli görülmeleri de dâhil olmak üzere, alıkonulmaları için başka nedenler olması koşuluyla, gerçek veya algılanan bozuklukları nedeniyle alıkonulabilecekleri durumlar öngörmeye devam etmektedir. Bu uygulama 14. madde ile bağdaşmamaktadır; ayrımcı niteliktedir ve keyfi olarak özgürlükten mahrum bırakma anlamına gelmektedir.
-
Sözleşme’nin kabul edilmesine yol açan Geçici Komite müzakereleri sırasında, 14 (1) (b) maddesinin taslak metninde gerçek veya algılanan bir engelin varlığı nedeniyle özgürlükten mahrum bırakma yasağına "yalnızca" veya "münhasıran" gibi niteleyici bir ifade eklenmesi gerektiği konusunda kapsamlı tartışmalar yapılmıştır. Devletler, bu durumun yanlış yorumlamaya yol açabileceğini ve kişinin kendisine veya başkalarına yönelik tehlike gibi diğer koşullarla birlikte gerçek veya algılanan engellilik hâline dayanarak özgürlüğünden mahrum bırakılmasına olanak sağlayabileceğini savunarak karşı çıkmıştır. İlâveten, 14 (2). taslak madde metnine özgürlükten yoksun bırakmanın periyodik olarak gözden geçirilmesine ilişkin bir hükmün dâhil edilip edilmeyeceği konusunda tartışmalar gerçekleştirilmiştir. Sivil toplum da niteleyicilerin kullanılmasına ve periyodik inceleme yaklaşımına karşı çıkmıştır. Sonuç olarak, 14 (1) (b) madde, özgürlükten yoksun bırakmayı haklı göstermek için ek unsurlar veya kriterler de kullanılsa bile, gerçek veya algılanan engellilik hâli temelinde özgürlükten yoksun bırakmayı yasaklamaktadır. Bu husus, Geçici Komite’nin yedinci toplantısında karara bağlanmıştır. ....
-
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkından yararlanma, bağımsız yaşama ve topluma dâhil olma hakkına ilişkin 19. maddenin uygulanmasının temelinde yer almaktadır. İlgili Komite, bu ilişkiyi 19. madde ile vurgulamaktadır. Engelli bireylerin kurumsallaşması ve toplumdaki destek hizmetlerinin eksikliği konusundaki endişelerini dile getirmiş ve engelli bireylerin örgütlerine danışarak destek hizmetlerinin ve etkili kurumsallaşma stratejilerinin uygulanmasını tavsiye etmiştir. İlâveten, yeterli toplum kökenli hizmetlerin sağlanması için daha fazla mali kaynak tahsis edilmesi çağrısında bulunmuştur.
IV. Ruh sağlığı kurumlarında gönülsüz veya rıza dışı bağlılık
- Engelli kişilerin sağlık bakımı gerekçesiyle istemdışı bağlılığı, engellilik temelinde özgürlükten mahrum bırakılmanın mutlak olarak yasaklanması (14(1)(b)). madde) ve ilgili kişinin sağlık bakımı için özgür ve bilgilendirilmiş rızası ilkesiyle (25. madde) çelişmektedir. Komite, taraf Devletlerin, engelli kişilerin gerçek veya algılanan engellerine dayalı olarak akıl sağlığı kurumlarına gönülsüz olarak bağlanmalarına izin veren hükümleri yürürlükten kaldırmaları gerektiğini defalarca belirtmiştir. Akıl sağlığı tesislerinde istemdışı bağlılık, kişinin bakım, tedavi ve bir hastaneye veya kuruma kabulü konusunda karar vermeye ilişkin yasal ehliyetinin reddini beraberinde getirir ve bu nedenle 14. maddeyle bağlantılı olarak 12. maddeyi ihlal eder.
....
VII. Engelli kişilerin algılanan tehlikeliliği, iddia edilen bakım veya tedavi ihtiyacı veya diğer nedenlerle özgürlükten mahrum bırakılması
-
Komite, taraf Devlet raporlarının tüm incelemeleri boyunca, engelli kişilerin kendilerine veya başkalarına yönelik algılanan tehlikeye dayalı olarak alıkonulmasına izin verilmesinin 14. maddeye aykırı olduğunu tespit etmiştir. Engelli kişilerin risk veya tehlikelilik, iddia edilen bakım veya tedavi ihtiyacı veya bozukluk veya sağlık teşhisine bağlı diğer nedenlere dayalı olarak istemdışı alıkonulması, özgürlük hakkına aykırıdır ve keyfi olarak özgürlükten mahrum bırakma anlamına gelir.
-
Zihinsel veya psikososyal bozukluğu olan kişiler, tıbbi veya terapötik tedaviye rıza göstermediklerinde ve/veya tedaviye direndiklerinde sıklıkla kendileri ve başkaları için tehlikeli olarak değerlendirilirler. Engelli olanlar da dâhil olmak üzere herkesin zarar vermeme yükümlülüğü vardır. Hukukun üstünlüğüne dayalı hukuk sistemlerinde bu yükümlülüğün ihlali ile başa çıkmak için ceza kanunları ve diğer kanunlar mevcuttur. Engelli bireyler, ruh sağlığı yasaları da dâhil olmak üzere ayrı bir hukuk alanına yönlendirilerek bu yasalar kapsamında eşit korumadan sıklıkla mahrum bırakılmaktadır. Bu yasalar ve prosedürler, insan haklarının korunması, özellikle de adil yargılanma hakkı söz konusu olduğunda genellikle daha düşük standartlara sahiptir ve Sözleşme’nin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 13. maddesiyle uyumsuzdur.
-
Sözleşme’nin 3(a) maddesinde bir ilke olarak belirlenen kişinin kendi seçimlerini yapma özgürlüğü, başkalarıyla eşit bir şekilde risk alma ve hata yapma özgürlüğünü de içerir. Komite, 1 No.lu Genel Yorumunda, tıbbi ve psikiyatrik tedaviye ilişkin kararların ilgili kişinin özgür ve bilgilendirilmiş rızasına dayanması ve kişinin özerkliğine, iradesine ve tercihlerine saygı gösterilmesi gerektiğini belirtmiştir [21 ve 42. paragraflar]. Engelli kişileri hukuki ehliyetlerinden mahrum bırakan akıl sağlığı kurumlarında gerçek veya algılanan bozukluk veya sağlık koşulları temelinde özgürlükten mahrum bırakma da Sözleşme’nin 12. maddesinin ihlali anlamına gelir."
B. Bakanlar Komitesi’nin üye Devletlere akıl hastalığı olan kişilerin insan hakları ve onurunun korunmasına ilişkin REC (2004) 10 sayılı Tavsiye Kararı ve açıklayıcı memorandum (22 Eylül 2004 tarihinde kabul edilmiştir)
- Tavsiye Kararının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
Madde 1 - Amaç
“1. Bu Tavsiye Kararı, akıl hastalığı olan kişilerin, özellikle istemsiz yerleştirme veya istemsiz tedaviye tabi tutulanların onurunun, insan haklarının ve temel özgürlüklerinin korunmasını arttırmayı amaçlamaktadır.
...”
Madde 2- Kapsam ve tanımlar
“...
- Bu tavsiye kararının amacı doğrultusunda, bu terim:
...
- "kişisel avukat", akıl hastalığı olan bir kişinin menfaatlerini desteklemeye yardımcı olan ve kişinin kendini savunmasız hissettiği durumlarda bu kişiye manevi destek sağlayabilen bir kişi anlamına gelmektedir;
- "temsilci", rıza gösterme ehliyetine sahip olmayan bir kişinin menfaatlerini temsil etmesi ve onun adına karar alması kanunla öngörülen kişi anlamına gelmektedir;
Madde 7-Akıl hastalığına sahip savunmasız bireylerin korunması
“1. Üye devletler, özellikle rıza gösterme ehliyetine sahip olmayan veya insan haklarının ihlaline karşı koyamayacak durumda olup ruhsal bozukluğu olan savunmasız kişileri koruyacak mekanizmaların mevcudiyetini sağlamalıdır. .... ”
Madde 10 - Sağlık hizmetlerinin sağlanması
"Üye devletler, mevcut kaynakları göz önünde bulundurarak aşağıdaki tedbirleri almalıdır:
i. ruhsal bozukluğu olan kişilerin akıl sağlığı ihtiyaçlarını karşılamak üzere, bu tür kişilerden oluşan farklı grupların farklı ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, uygun kalitede bir dizi hizmet sağlamak ve bu hizmetlere eşit erişimi temin etmek; ..."
Madde 12 - Ruhsal bozukluk tedavisine ilişkin genel ilkeler
“1. Ruhsal bozukluğu olan kişiler, yeterli niteliklere sahip personel tarafından ve bireysel olarak belirlenmiş uygun bir tedavi planı temelinde tedavi ve bakım görmelidir. Tedavi planı, mümkün olan her durumda ilgili kişiye danışılarak hazırlanmalı ve kişinin görüşleri dikkate alınmalıdır. Plan, düzenli olarak gözden geçirilmeli ve gerekli olması hâlinde revize edilmelidir. ...”
Madde 17 - İstem dışı yerleştirme kriterleri
“1. Bir kişi, ancak aşağıdaki koşulların tamamının karşılanması hâlinde istem dışı yerleştirmeye tabi tutulabilir:
i. kişinin ruhsal bozukluğu olması;
ii. kişinin durumunun kendi sağlığına ya da diğer kişilere ciddi zarar verme riski taşıması
iii yerleştirmenin terapötik bir amaç içermesi;
IV. uygun bakımın sağlanması için daha az kısıtlayıcı yöntemlerin mevcut olmaması;
v. ilgili kişinin görüşünün dikkate alınmış olması. ...”
Madde 19 - İstem dışı tedaviye ilişkin ilkeler
“1. İstem dışı tedavi aşağıdakileri içermelidir:
i. spesifik klinik belirti ve semptomları ele almalıdır;
ii. kişinin sağlık durumuyla orantılı olmalıdır;
iii. yazılı bir tedavi planının bir parçasını oluşturmalıdır;
iv. belgelenmelidir;
v. uygun olması hâlinde, kişi için kabul edilebilir tedavinin mümkün olan en kısa sürede uygulanmasını sağlamayı amaçlar.
“2. Yukarıdaki 12.1. maddenin gerekliliklerine ek olarak, tedavi planı:
i. mümkün olan her durumda ilgili kişi ve varsa kişinin kişisel avukatı veya temsilcisi ile istişare edilerek hazırlanmalıdır;
ii. uygun aralıklarla gözden geçirilmeli ve gerekli olması hâlinde, mümkün olan her durumda ilgili kişi ve varsa kişisel avukatı veya temsilcisine danışılarak revize edilmelidir.
-
Üye devletler istemdışı tedavinin sadece uygun bir ortamda gerçekleşmesini sağlamalıdır.”
-
Bu Tavsiye Kararı’nın açıklayıcı notunun ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:
Madde 7 - Ruhsal bozukluğu olan savunmasız kişilerin korunması
“55. İnsanlar bilişsel, durumsal, kurumsal, hürmete dayalı, tıbbi, ekonomik ve sosyal unsurlar veya bu unsurların bir kombinasyonu nedeniyle savunmasız olarak kabul edilebilir:
....
- Durumsal savunmasızlığı olan kişiler normalde karar verme ehliyetine sahip olabilirler, ancak ilgili durum nedeniyle (örneğin acil bir durum sırasında veya bilgi vermek ve onay istemek için kullanılan dili akıcı bir şekilde konuşamamak nedeniyle) ehliyetlerini kullanma yeteneklerinden mahrum kalırlar.
....
- Dolayısıyla, ruhsal bozukluğu olan kişiler rıza gösterme ehliyetine sahip olsalar bile savunmasız olabilirler. Ancak, böyle bir ehliyete sahip olmayanlar özellikle savunmasız olabilirler. ...”
Madde 10 - Sağlık hizmetlerinin sağlanması
“69. Bu maddenin ilk bendi, İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’nin 3. maddesinde belirtilen "Taraflar, sağlık gereksinimleri ve mevcut kaynakları dikkate alarak, kendi yasal yetkileri dâhilinde, uygun nitelikteki sağlık hizmetlerinden adil bir şekilde yararlanılmasını sağlayacak uygun tedbirleri alacaklardır." ilkesine dayanmaktadır.
-
Eşit erişim gerekliliği, ilaçların ve diğer tedavi şekillerinin sağlanması için de geçerlidir. .... Her türlü tedavi, mesleki yükümlülüklere ve standartlara uygun olarak sunulmalıdır. Bu nedenle, tedavinin etkilerini izlemek için uygun hizmetler sağlanmalıdır. ....
-
Ruhsal bozukluğu olan kişilerin çok küçük bir azınlığı ciddi suçlar işlemektedir. Toplumun korunması için, bu kişilerin sağlık ihtiyaçlarını karşılayacak ve aynı zamanda uygun derecede güvenlik sağlayacak tesislerin mevcut olması gerekir. Bununla birlikte, 8. maddede belirtilen en az kısıtlama ilkesi, bu gruptaki ruhsal bozukluğu olan kişiler için de geçerlidir. Dolayısıyla, bu kişilerin tedavileri esnasındaki gelişimlerine göre sağlık ihtiyaçlarına ve başkalarının güvenliğini koruma ihtiyacına uygun tesislere yerleştirilebilmeleri için yüksek, orta ve düşük düzeyde güvenlik sağlayan bir dizi tesis gereklidir. Bazı durumlarda, ceza adaleti sistemine dâhil olmayan bir kişinin başkalarına ciddi zarar verme konusunda önemli bir risk teşkil ettiği değerlendirilebilir. İlgili maddenin i. bendi uyarınca, bu grubun ihtiyaçlarını karşılayacak uygun güvenlik seviyelerine sahip tesisler de mevcut olmalıdır. ...”
12. madde - Ruhsal bozukluk tedavisine ilişkin genel ilkeler
“89. Bu madde, ruhsal bozukluğu olan tüm hastalar için geçerli olan genel tedavi ilkelerini ortaya koymaktadır. 2. maddede tanımlanan "tedavi" terimi geniş bir kapsama sahiptir. 19. madde, istem dışı tedaviye uygulanacak ek ilkeleri belirlemektedir. ....
-
Birinci paragraf, uygun bir bireyselleştirilmiş tedavi planının önemini vurgulamaktadır. Bir kişinin birinci basamak hekimi tarafından tedavi edilen hafif bir ruhsal bozukluğu olması hâlinde, bu plan basit olabilir ve doktor ile hasta arasında görüşülerek hazırlanabilir. ....
-
Bir kişi ruhsal bozukluğunun tedavisi için bir tesise yerleştirildiğinde tedavi planı daha karmaşık olacaktır. Tedavi planı hastanın ruhsal bozukluğunun bir sonucu olarak ortaya çıkan davranışları da ele alabilir. İstem dışı tedavi planları için ek gereklilikler 19.2. maddede belirtilmiştir. Avrupa İşkenceyi ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezayı Önleme Komitesi (CPT), gönülsüz yerleştirme bağlamında, bir tedavi planının içermesi gerektiğini düşündüğü unsurları vurgulamıştır. Bu tür unsurlar gönüllü yerleştirmeler için de geçerlidir; dolayısıyla bir tedavi planı, uygun olduğu durumlarda aşağıdakiler de dâhil olmak üzere çok çeşitli terapötik ve rehabilite edici faaliyetleri içermelidir:
- Farmakoterapi;
- Mesleki terapi
- Grup terapisi
- Bireysel psikoterapi;
- Örneğin kişisel hijyen, alışveriş, yemek pişirme ve kamu hizmetlerinin kullanımı gibi günlük yaşamla ilgili rehabilite edici faaliyetler;
- Sanat ve drama;
- Müzik ve spor.
....
- Mümkün olması hâlinde, tedavi planı ilgili kişiye danışılarak hazırlanmalıdır. Amaç, kişinin klinik ekiple ortaklaşa olarak tedavi planı hakkında bilinçli kararlar almasını sağlamaktır. ...”
17. Madde - İstem dışı yerleştirme kriterleri
“...
-
Üçüncü bent, yerleştirmenin terapötik bir amaç içermesini gerektirmektedir. Siyasi, ahlaki, ekonomik veya sosyal nedenlerle veya sadece gözetim amaçlı olmamalıdır. Eğer bir yerleştirmenin amacı sadece vesayet ise, bu psikiyatrik bir tesiste gerçekleşmemelidir. Ancak, bir yerleştirmenin başkalarının korunması gibi ek amaçları olabileceği gerçeği bu bent tarafından kapsam dışı bırakılmamaktadır.
-
Ayrıca, "terapötik amaç" invaziv tıbbi tedavi ile bir tutulmamalıdır. Terapötik bir durumda, kişiye grup terapisi veya rehabilitasyon gibi ... durumlarına potansiyel olarak fayda sağlayabilecek bir dizi önlem sunulabilir. Fakat, istem dışı yerleştirmeye tabi tutulan bir kişi bu tür teklifleri kabul etmek zorunda değildir. Öte yandan, bir kişiye hiçbir terapötik teklifte bulunulmamışsa bu, yerleştirmenin terapötik bir amacı olmadığının kanıtı olacaktır. Benzer şekilde, terapötik başarı eksikliği terapötik amaç eksikliği ile eş tutulmamalıdır. Örneğin, bir dizi tedavi yöntemi denenmiş ancak başarılı olunamamışsa, mevcut tedaviler kişinin durumunu tamamen iyileştiremese bile, kişi tedavi edici teklifler alıyorsa, tedavi edici bir amaç hâlâ mevcuttur.
134. Dolayısıyla, bir kişi istem dışı yerleştirmeye tabi tutulduğunda, ilgili kişi ve varsa kişinin kişisel avukatı veya temsilcisi ile mümkün olan en kısa sürede bir tedavi planı oluşturulması doğru bir uygulamadır. ...”
C. Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi (CPT) tarafından 27 Mart - 6 Nisan 2017 tarihleri arasında Belçika’ya yapılan ziyarete ilişkin 8 Mart 2018 tarihli Rapor
- CPT heyeti, 27 Mart - 6 Nisan 2017 tarihleri arasında Belçika’ya gerçekleştirdiği yedinci periyodik ziyareti sırasında, özellikle adli psikiyatri merkezlerinde veya cezaevlerinde zorunlu hapsedilen bireylerin durumuna odaklanmıştır. Heyet, 1997 yılında tam bir ziyaret gerçekleştirdiği ve 2016 yılında grev eylemine karşı kısa bir ziyaret gerçekleştirdiği Paifve EDS’ye bir devam ziyareti gerçekleştirdi. CPT, raporunda aşağıdaki gözlemlere yer vermiştir:
"YÖNETİCİ ÖZETİ
...Ziyaret edilen ... psikiyatrik yapılar, ister cezaevlerinin psikiyatrik ekleri isterse Paifve EDS olsun, iyi bilinen sistemik sorunlardan muzdariptir: cezaevi tipi bakımın işleyişi ve felsefesi, tıbbi ve sosyo-eğitsel personelin akut yetersizliği ve uzmanlık eğitimi almamış yetersiz sayıda gözaltı personeli.
Heyet, bu yapılarda terapötik veya mesleki faaliyetlerin neredeyse tamamen yok olduğunu gözlemleyebilmiştir. Dolayısıyla hastalar, kronik nezarethane personeli, refakatçi personel, eğitmen vs. eksikliği nedeniyle günde 22 ila 23 saat kilitli kalabiliyordu. Hastaların tedavisi çok parçalı, farmakolojik tedavi ve temel bakımla sınırlıydı. Psikiyatrik acil durumların son derece sorunlu ve yetersiz yönetimi de gözlemlenmiştir. Cezaevlerinde ve Paifve EDS’de tutulanların durumu acil önlemler alınmasını gerektirmektedir. Bu amaçla CPT, Halk Sağlığı FPD’nin tedavinin sağlanmasına daha fazla dâhil edilmesini tavsiye etmektedir.
....
C. Adli psikiyatri merkezinde veya cezaevinde yatan kişilerin bakımı
....
-
Gözaltına ilişkin 5 Mayıs 2014 tarihli kanun, ziyaretten birkaç ay önce, 1 Ekim 2016 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu yeni mevzuat, özellikle de gözaltı tedbirine tabi tutulan kişilerin psikiyatrik değerlendirmesinin niteliği, gözaltında tutmaya yol açabilecek suç türleri, tedbirin uygulanmasına ilişkin prosedür ve tedbirin gözden geçirilmesi sürecine ilişkin önemli değişiklikler getirmektedir. Kanun uyarınca, daha önce gözaltına alma kararı veren Sosyal Koruma Komisyonlarının yerini daimi organlar olan Sosyal Koruma Daireleri alacaktır. Kanun aynı zamanda gözaltına alınan kişilerin bakım alma hakkını tesis etmekte ve yeniden entegrasyonlarını teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Yeni mevzuat, değerlendirme amaçlı gözlem aşaması da dâhil olmak üzere, cezaevlerinde psikiyatrik ek binaların ve gözaltına alınanlar için özel bölümlerin kullanımına son vermeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla, "Kraliyet tarafından kurulan güvenli bir klinik gözlem merkezi" oluşturulmasını öngörmektedir.
-
Özel psikiyatrik tesislerde gözaltında olanlara sunulan bakımın kapsamını genişletmek amacıyla, özel bir program olan Gözaltı Master Planı hazırlanmıştır ve hâlihazırda uygulanmaktadır.
Belçika’nın ilk adli psikiyatri merkezinin (CPL) 2014 yılında Ghent’te açılması, Belçikalı yetkililerin hangi yönde ilerlediğinin önemli bir işaretidir. Ziyaretten birkaç ay sonra Antwerp’te ikinci bir CPL (182 yataklı) kapılarını açmıştır. Aynı şekilde, uzun süreli kalışlar için yeni birimlerin (60 yer) ve kadınlar için ek yerlerin (26) oluşturulmasıyla hastane temelli hizmet genişlemiştir. Ziyaretin başında heyete 2017 yılı sonuna kadar 160 ila 170 hastane yatağının daha eklenmesinin planlandığı söylenmiştir.
-
Yetkililere göre, bu çabalar cezaevlerindeki tutuklu sayısını 2018 yılında 300’ün altına düşürmelidir (2017 yılı periyodik ziyareti sırasında yaklaşık 500 ve 2013 yılındaki bir önceki periyodik ziyaret sırasında 900 olan sayı ile karşılaştırıldığında). Wavre ve Paifve’de daha fazla CPL açıldıkça ve daha geç bir aşamada da olsa ek hastane yatakları oluşturuldukça bu rakamın önümüzdeki birkaç yıl içinde daha da düşmesi beklenmektedir. Paifve’deki sosyal koruma kurumunun (EDS) da kapanacak olmasıyla birlikte (bkz. 111. paragraf), birkaç yıl içinde gözaltına alınan hiçkimsenin sadece Adalet Bakanlığı’nın sorumluluğu altına girmemesi beklenmektedir.
-
CPT, Belçika makamlarının, gözaltında tutma tedbirine tabi tutulan kişilere uygun bakım sağlama çabalarını memnuniyetle karşılamaktadır. Zira, CPT’nin de defalarca vurguladığı üzere, Belçika cezaevleri hiçbir zaman kaliteli bakım sunmalarını sağlayacak kaynaklara sahip olmamıştır. CPT, Gözaltı Master Planının uygulanması ve cezaevlerine yerleştirilen gözaltındaki kişilerin sayısındaki değişiklikler konusunda düzenli olarak bilgilendirilmek istemektedir.
Master Planın tam olarak uygulanması esnasında, CPT, Halk Sağlığı FPD’nin ister Paifve EDS’de veya psikiyatrik eklerde ve cezaevlerindeki gözaltındakiler için özel bölümlerde olsun, cezaevlerinde tutulan kişilerin bakımına daha fazla dâhil olmasını tavsiye etmektedir. Bunun, cezaevlerindeki tüm sağlık hizmetlerine ilişkin yetki ve sorumlulukların planlanan devrinin bir parçası olarak düzenlenmesi mümkün olmalıdır...
- CPT tarafından üçüncü kez ziyaret edilen Paifve EDS, Belçika’da sadece gözaltı tedbirlerine tabi tutulan kişilerin (sadece yetişkin erkekler) bakımına tahsis edilmiş tek cezaevi yapısıdır. Kapasitesi, diğer bir deyişle 1997 yılı ziyaretinden sonra önemli ölçüde artmış olan 208 kişilik kapasitesi 2016’dan beri değişmemiştir. Ziyaret esnasında kurum doluydu. EDS’deki hastalar, Brüksel, Liège ve Mons Temyiz Mahkemelerinin yargı yetkisi altındaki sosyal koruma daireleri tarafından buraya yerleştirilmişti. Psikoz (%65), kişilik bozuklukları (%10) ve zihinsel bozukluklar ya da öğrenme güçlüklerinden (%25) muzdariptiler. EDS’de ortalama kalış süresi yedi yıldı. 1977’de kabul edilen bir hasta 2017’de hala orada bulunmaktaydı.
Gözaltı Master Planı kapsamında, EDS’nin önümüzdeki birkaç yıl içinde kapatılması planlanmaktadır. Yerine, mevcut tesisin bitişiğindeki bir alana 250 hasta kapasiteli yeni bir CPL inşa edilecek ve burası bir hapishaneye dönüştürülecektir. Yetkililer, mevcut EDS modelinin, korunması veya tekrarlanması için yeterli değere sahip olduğu kanısında değillerdir. Nitekim EDS, birçok açıdan ve tutuklulara yönelik bir tesis olarak özel statüsüne rağmen, cezaevlerindeki psikiyatrik ek binalarda tespit edilen operasyonel zayıflıkların çoğundan muzdariptir...."
HUKUK
I. DAVANIN KAPSAMI
-
Başvuran, 3. ve 5 § 1. maddeler kapsamındaki şikâyetlerine ek olarak Büyük Daire’ye sunduğu görüşlerinde, yerel mahkemelerin ya tahliye başvuruları hakkında karar vermeye yetkili olmadıklarına hükmetmeleri ya da tutukluluğunun hukuka aykırı olduğunu tespit etmeyi reddetmeleri ve zorunlu hapsin devamına karar vermeleri nedeniyle etkili bir hukuk yoluna sahip olmadığını iddia etmiştir. Başvuran, bu durumun Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlali anlamına geldiğini düşünmektedir.
-
Mahkemenin uzun süredir devam eden içtihadına göre, Sözleşme’nin 43. maddesi uyarınca Büyük Daire’ye gönderilen bir davanın kapsamı, Daire’nin kabul edilebilirlik kararı ile belirlenmektedir (bk. diğer kararlar arasında, Garib/Hollanda [BD], no. 43494/09, § 100, 6 Kasım 2017, daha fazla atıfla birlikte).
-
Mahkeme, 5 § 4 maddesi uyarınca yapılan şikâyetin, Büyük Daire nezdinde ilk kez dile getirilen yeni bir şikâyet olduğunu kaydeder. Bu sebeple, Daire’nin kabul edilebilirliğe ilişkin kararına dâhil edilmemiştir. Dolayısıyla Mahkeme bu aşamada bu şikâyeti inceleyememektedir.
II. BAŞVURANIN MAĞDUR OLUP OLMADIĞI
A. Daire kararı
- Daire, başvuranın ilk derece mahkemesi nezdinde açtığı tazminat davasında elde ettiği olumlu sonucu göz önünde bulundurarak (bk. yukarıda 55. paragraf), başvuranın hâlâ Sözleşme’nin olası bir ihlalinin mağduru olduğunu iddia edip edemeyeceğini incelemiştir. Daire, kararının 65 ila 70. paragraflarında belirtilen nedenlerle, başvuranın bu iddiada bulunabileceği sonucuna varmıştır.
B. Tarafların görüşleri
-
Büyük Daire tarafından başvuranın mağdur statüsüne sahip olup olmadığı sorusu yöneltilen taraflar, özellikle 18 Temmuz 2017 tarihli Daire kararından sonra kabul edilen tedavi tedbirleri ışığında bu konudaki argümanlarını ortaya koymuşlardır.
-
Başvuran, özellikle, Daire’nin bulgularının geçerliliğini koruduğu kanısındadır. İki unsur daha eklemiştir. İlk olarak, kendisine tedavi sağlamak için gösterilen çabalar sadece geçiciydi ve yetkililerin niyet beyanlarını teşkil etmekteydi. Teorik olarak tedavinin uygulanmasının mümkün olduğu nadir dönemler, tedaviden etkin bir şekilde mahrum bırakıldığı çok daha uzun dönemler boyunca mağdur olduğu gerçeğini değiştirmemiştir. İkinci olarak, Belçika Devleti, Brüksel İlk Derece Mahkemesinin 9 Eylül 2016 tarihli tazminat kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuş ve bunun sonucunda bu kararın artık adli bir etkisi kalmamıştır.
-
Hükümet ise, başvuranın artık Sözleşme’nin 3. ve 5. maddelerinin ihlalinin mağduru olduğunu iddia edemeyeceğini değerlendirmenin uygun olduğunu belirtmiştir. Özellikle, 18 Temmuz 2017 tarihli Daire kararından sonra verilen yerel mahkeme kararlarının da gösterdiği üzere, başvuranın durumunun olumlu yönde ilerlediğini öne sürmüşlerdir. Başvuranın Almanca konuşan sağlık personeli tarafından bakımının üstlenilmediği dönemlerdeki tutukluluk koşullarının Sözleşme’nin 3. maddesini ihlal ettiğinin yerel makamlar tarafından tespit edildiğine itiraz etmemişlerdir; ancak, Ağustos 2017 tarihinden bu yana, psikolojik ve psikiyatrik tedavi ve refah yardımı sağlayan Almanca konuşan çalışanların mevcudiyeti ve gerekli olan her durumda bir tercümanın müdahalesi ile bu ihlalin sona erdiğini iddia etmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, nihai olmamakla birlikte, Brüksel İlk Derece Mahkemesinin 9 Eylül 2016 tarihli kararının başvurana tazminat ödenmesine hükmettiğini eklemişlerdir. 5. madde kapsamındaki iddialara ilişkin olarak, Büyük Daire’nin başvuranın tutukluluğunun hukuka aykırı olduğunu tespit ettiği varsayılsa bile, söz konusu tedbirlerin uygulamaya konulmasıyla birlikte bu hukuka aykırılığın sona erdiği de göz önünde bulundurulmalıdır.
C. Büyük Daire’nin değerlendirmesi
-
Mahkeme, Sözleşme’nin herhangi bir ihlalini telafi etmenin öncelikle ulusal makamların görevi olduğunu, ve bir başvuranın iddia edilen bir ihlalin gerçek mağduru olup olmadığını değerlendirirken yalnızca başvurunun Mahkemeye yapıldığı tarihteki resmi durumun değil, davanın Mahkeme tarafından incelendiği tarihten önceki gelişmeler de dâhil olmak üzere söz konusu davanın tüm koşullarının dikkate alınması gerektiğini yineler (bk. Tănase/Moldova [BD], no. 7/08, § 105, AİHM 2010).
-
Başvuranın lehine olan bir karar veya tedbir, ilke olarak, ulusal makamlar Sözleşme’nin ihlal edildiğini açıkça veya özü itibariyle kabul etmedikçe ve ardından telafi sağlamadıkça, başvuranı Sözleşme’nin 34. maddesinin amaçları bakımından "mağdur" statüsünden mahrum bırakmak için yeterli değildir (bk. Scordino/İtalya (no. 1) [BD], no. 36813/97, §§ 179-80, AİHM 2006-V, ve Gäfgen/Almanya [BD], no. 22978/05, § 115, AİHM 2010). Ancak bu iki koşulun da yerine getirilmiş olması hâlinde, Sözleşme’nin koruma mekanizmasının ikincil niteliği başvurunun incelenmesini engeller.
-
Mevcut davada, Mahkeme öncelikle, Fransızca konuşan Brüksel İlk Derece Mahkemesi Başkanı’nın 10 Ekim 2014 tarihli bir kararla, Belçika Devleti’nin Almanca konuşan bir psikiyatrist ve tıbbi yardımcı ataması gerektiğine, buna uyulmaması hâlinde cezaya tabi tutulacağına ve başvurana benzer bir akıl hastalığından muzdarip Fransızca konuşan tutuklulara rutin olarak sağlanan tedaviyi sağlaması gerektiğine karar verdiğini kaydeder (bk. yukarıda 52. paragraf). Ayrıca, aynı mahkemenin, 9 Eylül 2016 tarihli kararında, başvuranın ruhsal durumuyla orantılı tedavi sağlanmamasının ihmal anlamına geldiğini belirterek, başvurana maddi tazminat ödenmesine hükmettiğini kaydeder. Mahkeme, uygun bir tedavi uygulanmaksızın belirsiz bir süre boyunca gözaltında tutulmuş olmanın, Sözleşme’nin 3. ve 5 § 1 maddelerinin ihlali anlamına geldiğini de eklemiştir (bk. yukarıdaki 55 ve 56. paragraflar). CPS’nin 27 Aralık 2017 tarihli kararında, Almanca dilinde tedavinin mevcut olmadığı Ağustos 2017 tarihinden önceki dönemlerle ilgili olarak 3. maddenin ihlal edildiği bulgusu tekrarlanmıştır (bkz. yukarıda 64. paragraf).
-
Dolayısıyla Mahkeme, mevcut davada yerel mahkemelerin Ağustos 2017 tarihinden önceki dönemle ilgili olarak 3. maddenin ihlal edildiğini ve 9 Eylül 2016 tarihine kadar olan dönemle ilgili olarak 5. maddenin ihlal edildiğini açıkça kabul ettiği kanaatine varmıştır. Söz konusu dönemin geri kalanı ile ilgili olarak, Sözleşme’nin ihlal edildiğine dair açık bir kabul bulunmamaktadır.
-
Uygun" ve "yeterli" telafinin yapılıp yapılmadığına ilişkin olarak Mahkeme, başvurunun iletilmesinin ve ardından Daire kararının ardından, ulusal mahkemelerin, Almanca konuşan çalışanların hazır bulundurulmasına hükmederek ve ilk derece mahkemesi nezdinde maddi tazminata hükmederek başvuranın lehine kararlar verdiğinin doğru olduğunu belirtmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, bu ulaşılabilirliğin 2010’da sadece birkaç ay, daha sonra 2014-2015’te ve 2017’nin sonu-2018’in başında somut bir şekil aldığını ve başvuruya konu durumun başvuranın zorunlu hapsinin başlangıcına kadar uzandığını ve CDS tarafından 2006 gibi erken bir tarihte not edildiğini göz ardı edemez (bk. davaya uygulanabildiği ölçüde, Y.Y. / Türkiye, no. 14793/08, §§ 52-55, AİHM 2015 (özetler)). Ayrıca, hükmedilen maddi tazminat sadece Ocak 2010’dan Ekim 2014’e kadar olan dönemi kapsamaktadır. Dolayısıyla, özellikle 9 Eylül 2016 tarihli ilk derece kararının nihai olmaması, bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunulmuş olması ve mevcut kararın kabul edildiği tarihte yargılamanın Brüksel Temyiz Mahkemesi nezdinde hâlen derdest olması nedeniyle (bk. yukarıda 58-59. paragraflar) bu kararın eksiksiz olduğu söylenemez.
-
Sonuç olarak, Mahkeme, başvuranın, Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında, 3. ve 5. maddelerin iddia edilen ihlallerine ilişkin olarak mağdur statüsünü kaybetmediği sonucuna varmıştır.
III. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuran, yerleştirildiği sosyal koruma tesisinde psikolojik ve psikiyatrik tedavi olmaksızın zorunlu olarak tutulmasının ve bu tedavi eksikliği nedeniyle durumunda herhangi bir iyileşme olasılığının tamamen ortadan kalkmasının, Sözleşme’nin 3. maddesi ile yasaklanan insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele anlamına geldiğinden şikâyetçi olmuştur:
"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da cezaya tabi tutulamaz."
Daire kararı
- Daire, kararında aşağıdaki şekilde gerekçelendirmiştir (91‑93. paragraflar):
“91. ... Mahkeme, Almanca’nın Belçika’daki üç resmi dilden biri olduğunu göz önünde bulundurarak, ulusal makamların başvuranın sağlık durumu için yeterli tedaviyi sağlamadığını tespit etmiştir. Uygun tıbbi destek veya gerçekçi bir değişim beklentisi olmaksızın on üç yıl boyunca Paifve EDS’de sürekli olarak alıkonulmuş olması onu özellikle akut zorluklara maruz bırakmış ve alıkonulmanın doğasında bulunan kaçınılmaz acı düzeyini aşan bir yoğunlukta sıkıntıya neden olmuştur.
-
Başvuranın kendi davranışlarıyla yaratmış olabileceği engeller ne olursa olsun - Hükümet tarafından belirtildiği gibi - Mahkeme, bunun Devlet’i kendisine karşı yükümlülüklerini yerine getirmekten alıkoymadığı görüşündedir.
-
Bu koşullar altında ve Fransızca konuşan Brüksel İlk Derece Mahkemesi Başkanının ve bu mahkemenin kendisinin de sırasıyla 10 Ekim 2014 tarihli kararda ve 9 Eylül 2016 tarihli kararda belirttiği gibi ... Mahkeme, başvuranın 21 Ocak 2004 tarihinde Paifve EDS’ye kabul edilmesinden bugüne kadar, Mayıs-Kasım 2010 ve Temmuz 2014’ten 2015’in sonuna kadar Almanca konuşan bir psikoloğa erişebildiği iki dönem hariç olmak üzere, devam eden tutukluluğu nedeniyle ... aşağılayıcı muameleye maruz kaldığı sonucuna varmıştır.”
A. Tarafların Beyanları
-
Başvuran
-
Büyük Daire nezdinde başvuran, Daire’nin, aşağılayıcı muameleye maruz kaldığı yönündeki değerlendirmesinden ayrılmasını haklı çıkaracak bir unsur olmadığını iddia etmiştir. Yetkililerin kendisine ruh sağlığı için yeterli terapötik bakım sağlamamasının, zorunlu hapsedildiği dönemin tamamıyla ilgili olduğunu ve Mahkeme önündeki duruşma gününde hâlâ devam ettiğini eklemiştir. Ayrıca, kendisine sunulan tedavinin, Almanca konuşan personele erişiminin olduğu dönemde, diğer bir deyişle Mayıs-Kasım 2010, Temmuz 2014’ten 2015’in sonuna kadar ve Daire kararının ardından bile etkisiz olduğunu ileri sürmüştür. Son olarak, 18 Temmuz 2017 tarihinden sonra kendisi için öngörülen tedavi tedbirlerinin yetkililer tarafından sadece bir niyet beyanı olduğunu ve somut bir gerçekliğe dönüşmediğini iddia etmiştir.
-
Başvuran, Paifve tesisinin kendi ruh sağlığı durumuna ve profiline uygun olmadığı hususunda şikâyette bulunmamıştır. Bir birey olarak, Belçika’nın Fransızca konuşulan bölgesinde yer alan ve tutuklu bulunduğu kurumda, Belçika’nın resmi dillerinden biri olan ve kendisinin rahatlıkla iletişim kurabildiği tek dil olan Almanca’yı konuşan bir sağlık personeli bulunmadığı gerekçesiyle herhangi bir tedavi görmediğini iddia etmiştir. Sonuç olarak ve durumunda herhangi bir iyileşme beklentisinin yokluğunda, ruh sağlığının kötüleştiği kanaatindedir. Başvurana göre, Ağustos 2017’den sonra bakımı için alınan tedbirler, sadece niyet beyanından ibarettir ve bu nedenle etkili değildir (bk. yukarıda 126-136. paragraflar).
“2. Hükümet
-
Hükümet, Paifve tesisinde Almanca bilen sağlık personeli bulunmamasına ve başvuranın ruh sağlığı sorunlarına yönelik terapötik destek sağlamanın zorluğuna itiraz etmemiştir. Ancak, bu iki unsur arasında nedensel bir bağlantı olmadığını ve başvuranın tedavisindeki zorlukların, muzdarip olduğu hastalık türünden ve bakım ekibiyle işbirliği yapmamasından kaynaklandığını ileri sürmüştür. Büyük Daire nezdinde, Paifve EDS’ye kabul edilmesinden bu yana, başvuranın ihtiyaçlarına uygun ve durumuna uyarlanmış bir tedavi gördüğünü savunmuştur. Ayrıca, Almanca konuşan bir hemşire ve sosyal yardım görevlisiyle düzenli olarak görüştüğü için her türlü iletişimden mahrum bırakılmamıştır. CSDS ve Yargıtay’ın bulgularına dayanarak (bkz. yukarıda 34-37. paragraflar), dil sorununun hiçbir şekilde gerekli tedavinin uygulanmadığı anlamına gelmediğini savunmuşlardır. Bu bağlamda, CSDS’nin 24 Ocak 2014 tarihli kararında da aynı sonuca ulaştığını vurgulamışlardır. Nitekim, başvuran bakım ekibiyle iş birliği yapmayı reddetmiştir. Ayrıca, kendisine hangi tedavinin teklif edilmediğini veya uygulanmadığını belirtmemiştir. Başvuran, psikolojik bakım için herhangi bir talepte bulunmamış, doktorlarına şikâyette bulunmamış veya psikotropik ilaç talep etmemiştir. Özellikle psikiyatrik raporlardan, Paifve EDS’de Almanca bilen personel bulunmaması ile başvuranın ruh sağlığında hiçbir ilerleme kaydedilmemesi arasında nedensel bir bağlantı olmadığı anlaşılmaktadır.
-
Hükümet, Daire kararının ardından, diğer bir deyişle Ağustos 2017 tarihinden bu yana, başvurana Almanca dilinde bireyselleştirilmiş tıbbi tedavi sağlamak için yeni çabalar sarf edildiğini eklemiştir.
-
Ayrıca, başvuran sağlığının kötüye gittiğine dair hiçbir kanıt sunmamıştır. Aksine, durumu oldukça istikrarlıydı.
C. Büyük Daire değerlendirmesi
-
“(İ) İlgili ilkelerin özeti
-
Mahkemenin defalarca belirttiği üzere, Sözleşme’nin 3. maddesi demokratik toplumun en temel değerlerinden birini güvence altına almaktadır (bkz. Bouyid/Belçika [BD], no 23380/09, § 81, AİHM 2015). Koşullar ve mağdurun davranışı ne olursa olsun, işkence veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezayı mutlak olarak yasaklamaktadır. Muamelenin bu hükmün kapsamına girebilmesi için asgari bir ciddiyet seviyesine ulaşması gerekir. Bu asgari düzeyin değerlendirilmesi görecelidir; muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ve bazı durumlarda mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi vakanın tüm koşullarına bağlıdır. Muamele, mağdurda ahlaki ve fiziksel direncini kırabilecek korku, ıstırap veya aşağılık duyguları uyandırdığında veya mağduru iradesine veya vicdanına aykırı davranmaya itecek nitelikte olduğunda "aşağılayıcı" olarak kabul edilir. Muamelenin amacının mağduru aşağılamak veya küçük düşürmek olup olmadığı sorusu dikkate alınması gereken bir faktör olsa da, böyle bir amacın bulunmaması 3. maddenin ihlal edildiği sonucunu kesin olarak ortadan kaldıramaz (bkz. Stanev / Bulgaristan [BD], no. 36760/06, §§ 201-03, AİHM 2012, daha fazla atıfla birlikte).
-
Kişileri özgürlüklerinden yoksun bırakan tedbirler kaçınılmaz olarak acı ve aşağılanma unsurlarını içermektedir.
-
Bununla birlikte, 3. madde Devlet’in, tüm tutukluların insan onuruna saygı gösterilmesine uygun koşullarda tutulmalarını, tutulma biçimlerinin bu tür bir tedbirin doğasında bulunan kaçınılmaz acı düzeyini aşan yoğunlukta sıkıntı veya zorluklara maruz bırakmamasını ve hapsetmenin pratik gereklilikleri göz önünde bulundurulduğunda, diğer hususların yanı sıra, gerekli tıbbi yardımın sağlanması suretiyle sağlık ve esenliklerinin yeterince güvence altına alınmasını sağlamasını gerektirmektedir (bkz. Stanev, yukarıda anılan, § 204). Mahkeme, gözaltındaki kişilerin savunmasız bir konumda olduklarını ve yetkililerin onları korumakla yükümlü olduklarını vurgulamıştır (bkz. Enache/Romanya, no. 10662/06, § 49, 1 Nisan 2014; M.C./Polonya, no. 23692/09, § 88, 3 Mart 2015; ve A.Ş./Türkiye, no. 58271/10, § 66, 13 Eylül 2016).
-
Sözleşme, hasta olmaları bir yana, özgürlüklerinden mahrum bırakılan kişilerin durumuna ilişkin özel bir hüküm içermemektedir, ancak hasta bir kişinin alıkonulmasının 3. madde kapsamında sorunlara yol açabileceği göz ardı edilemez (bkz. Matencio / Fransa, no. 58749/00, § 76, 15 Ocak 2004). Mahkeme, özellikle, ister fiziksel ister zihinsel olsun, doğal olarak ortaya çıkan hastalıktan kaynaklanan ıstırabın, yetkililerin sorumlu tutulabileceği tutukluluk koşullarıyla daha da kötüleştiği veya kötüleşme riski taşıdığı durumlarda, kendi başına 3. madde kapsamına girebileceğine karar vermiştir (bkz. özellikle, Hüseyin Yıldırım/Türkiye, no. 2778/02, § 73, 3 Mayıs 2007, ve Gülay Çetin/Türkiye, no. 44084/10, § 101, 5 Mart 2013). Dolayısıyla, uygun olmayan fiziksel ve tıbbi koşullarda hasta olan bir kişinin gözaltında tutulması, ilke olarak 3. maddeye aykırı muamele anlamına gelebilir (bk. Kudła/Polonya [BD], no. 30210/96, § 94, ECHR 2000XI; Rivière / Fransa, no. 33834/03, § 74, 11 Temmuz 2006; ve Claes, yukarıda anılan, §§ 94-97).
-
Mahkeme, hasta bir kişinin tutukluluğunun Sözleşme’nin 3. maddesine uygun olup olmadığını belirlerken, kişinin sağlığını ve tutukluluğunun infaz şeklinin sağlığına etkisini dikkate alır (bk. diğer kararların yanı sıra yukarıda anılan Matencio, §§ 76-77, ve yukarıda anılan Gülay Çetin, §§ 102 ve 105). Mahkeme, tutukluluk koşullarının, özgürlüğünden mahrum bırakılan kişide, hiçbir koşul altında, kendisini aşağılayacak ve küçük düşürecek ve muhtemelen fiziksel ve manevi direncini kıracak korku, ıstırap ve aşağılık duyguları uyandırmaması gerektiğine karar vermiştir (bk. Selmouni / Fransa [BD], no. 25803/94, § 99, AİHM 1999-V). Bu noktada, Mahkeme, ruhsal bozukluğu olan tutukluların sıradan tutuklulara göre daha savunmasız olduklarını ve cezaevi yaşamının belirli gerekliliklerinin sağlıklarının zarar görmesi riskini artırdığını, aşağılık duygusuna kapılma riskini şiddetlendirdiğini ve mutlaka bir stres ve endişe kaynağı olduğunu kabul etmiştir. Mahkeme, böyle bir durumun, Sözleşme’ye uyulup uyulmadığının incelenmesinde daha dikkatli olunmasını gerektirdiği kanaatindedir (bkz. Sławomir Musiał / Polonya, no. 28300/06, § 96, 20 Ocak 2009; ayrıca bkz. yukarıda anılan Claes, § 101). Savunmasızlıklarına ek olarak, bu belirli kişilerin durumlarının değerlendirilmesinde, bazı durumlarda, bu kişilerin savunmasızlıkları ve bazı durumlarda, belirli bir muameleden nasıl etkilendikleri konusunda tutarlı bir şekilde veya hiç şikâyet edememeleri de dikkate alınmalıdır (bk. örneğin, Herczegfalvy/Avusturya, 24 Eylül 1992, § 82, Seri A no. 244; Aerts/Belçika, 30 Temmuz 1998, § 66, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998-V; ve Murray/Hollanda [BD], no. 10511/10, § 106, 26 Nisan 2016).
-
Mahkeme ayrıca, gözaltında sağlanan tıbbi yardım ve bakımın yeterliliğini de dikkate almaktadır (bk. yukarıda anılan Stanev, § 204; yukarıda anılan Rivière, § 63; ve yukarıda anılan Sławomir Musiał, §§ 85-88). Dolayısıyla, gözaltındaki kişilere uygun tıbbi bakımın sağlanmaması, Devletin 3. madde kapsamındaki sorumluluğunu doğurabilir (bk. Naoumenko/Ukrayna 42023/98, § 112, 10 Şubat 2004, ve yukarıda anılan Murray § 105). Ayrıca, bu tür tutukluların muayene edilmesi ve teşhis konulması yeterli değildir; bunun yerine, teşhis edilen soruna yönelik uygun tedavinin de nitelikli personel tarafından sağlanması gerekmektedir (bk. yukarıda anılan Claes, §§ 94-97, ve yukarıda anılan Murray, § 106) (bk. yukarıda anılan Keenan/Birleşik Krallık, no. 27229/95, §§ 115-16, AİHM 2001-III, ve yukarıda anılan Gülay Çetin, § 112).
-
Bu bağlamda, tıbbi yardımın "yeterliliği", belirlenmesi en zor unsur olmaya devam etmektedir. Mahkeme, bir tutuklunun sadece bir doktor tarafından görülmüş ve belirli bir tedavi şeklinin reçete edilmiş olmasının, otomatik olarak tıbbi yardımın yeterli olduğu sonucuna varılmasına yol açamayacağını yineler. Yetkililer ayrıca, gözaltında tutulan kişinin sağlık durumu ve gözaltındayken gördüğü tedaviyle ilgili kapsamlı bir kayıt tutulmasını, teşhis ve bakımın hızlı ve doğru bir şekilde yapılmasını ve tıbbi bir durumun doğası gereği gerekli olduğu durumlarda gözetimin düzenli ve sistematik olmasını ve gözaltında tutulan kişinin sağlık sorunlarını semptomatik olarak ele almak yerine yeterli şekilde tedavi etmeyi veya ağırlaşmasını önlemeyi amaçlayan kapsamlı bir tedavi stratejisi içermesini sağlamalıdır. Yetkililer ayrıca, öngörülen tedavinin gerçekten uygulanabilmesi için gerekli koşulların yaratıldığını da göstermelidir. Ayrıca, cezaevi tesislerinde sağlanan tıbbi tedavi uygun olmalıdır, diğer bir deyişle Devlet makamlarının bir bütün olarak nüfusa sağlamayı taahhüt ettikleri tedaviyle karşılaştırılabilir bir düzeyde olmalıdır. Yine de bu, her tutukluya cezaevi dışındaki en iyi sağlık kuruluşlarında sunulan tıbbi tedavinin aynısının sunulması gerektiği anlamına gelmez (bk. Blokhin/Rusya [BD], no. 47152/06, § 137, 23 Mart 2016, diğer atıflarla birlikte).
-
Tedavinin alıkonulma yerinde sağlanamaması hâlinde, tutuklunun hastaneye veya uzmanlaşmış bir birime nakledilmesi mümkün olmalıdır (bk. Raffray Taddei / Fransa, no. 36435/07, §§ 58-59, 21 Aralık 2010; ayrıca bk. tersine, yukarıda anılan Kudła, §§ 82-100, ve Cocaign/Fransa, no. 32010/07, 3 Kasım 2011).
“2. Bu ilkelerin somut davaya uygulanması
-
Mahkeme, ilk olarak, başvuranın zorunlu hapsinin kökenindeki ruh sağlığı sorunlarının varlığının tartışılmadığını gözlemlemektedir. Başvuran, narsist ve paranoyak bir kişiliğe sahip olduğunu ve eylemlerini kontrol edemeyecek kadar ağır bir ruhsal bozukluktan muzdarip olduğunu belgeleyen çeşitli tıbbi raporlara dayanılarak zorunlu hapsedilmiştir. Bu nedenle başvuran, 21 Ocak 2004 tarihinden bu yana Paifve EDS’de sürekli olarak gözaltında tutulmaktadır.
-
Ayrıca, Belçika’ya karşı daha önceki davalarda benzer şikâyetlerde bulunan diğer başvuranların aksine (bk. örneğin, yukarıda anılan Claes, ve Lankester / Belçika, no. 22283/10, 9 Ocak 2014), başvuran Paifve tesisinin zorunlu hapsedilen kişiler için uygun olmadığından şikâyet etmemekte, ancak dil sorunu nedeniyle kendisine sağlanması gereken tedaviyi alamadığını iddia etmektedir (bkz. yukarıda 137. paragraf).
-
Mahkeme, başlangıçta, bir hastanın, Devletin resmi dili olsa bile, kendi dilini konuşan personel tarafından tedavi edilme olasılığının, özellikle özgürlüklerinden mahrum bırakılan bireylere uygun bakımın sağlanmasıyla ilgili olarak, 3. maddede veya başka bir Sözleşme hükmünde yer alan hakkın yerleşik bir bileşeni olmadığını belirtmektedir. Tıbbi yetkililerin karşılaştığı dil zorluklarını göz önünde bulunduran Mahkeme, diğer faktörlere paralel olarak, uygun tedavinin etkili bir şekilde uygulanmasını kolaylaştıracak iletişimi sağlamak için gerekli ve makul adımların atılıp atılmadığını incelemelidir. Psikiyatrik tedavi alanında, 3. maddeyle bağlantılı olarak, salt dilsel unsur, uygun tedavinin mevcudiyeti veya uygulanması konusunda belirleyici olabilir; ancak bu, yalnızca diğer faktörlerin iletişim eksikliğini gidermeyi mümkün kılmadığı durumlarda ve özellikle de ilgili kişinin iş birliğine bağlı olarak söz konusu olabilir (bkz. davaya uygulanabildiği ölçüde, Dhoest/Belçika, no. 10448/83, 14 Mayıs 1987 tarihli Komisyon raporu, Kararlar ve Raporlar (DR), § 124, başvuranın Devletin resmi dillerinden biri olan Flemenkçe konuştuğu ve Belçika’nın Fransızca konuşulan bölgesinde bir sosyal koruma tesisine yerleştirildiği bir dava).
-
Mahkeme, Hükümet’e göre Ağustos 2017 tarihinden bu yana uygulanmakta olan tedavi paketini dikkate alarak başvuranın şikâyetini iki aşamada inceleyecektir.
(a) 2004’ün başından Ağustos 2017’ye kadar tedavi durumu
-
Mahkeme, Hükümet’in başvuranın ihtiyaçlarına uygun bir bakım aldığı yönündeki iddiasının olgusal olarak doğru olmadığını kaydetmektedir. Aksine, dava dosyasındaki tüm deliller, sağlık personeli ile başvuranın iletişim kurmasının imkânsız olmasından dolayı terapötik tedavinin sağlanamadığını göstermektedir. Dolayısıyla, Hükümet’in Büyük Daire nezdindeki görüşlerinde, diğer bir deyişle başvurana yeterli psikiyatrik tedavi sağlandığı yönündeki beyanlarının aksine (bk. yukarıda 68 ve 138. paragraflar), dava dosyasından, hem başvuranla temas halinde olan psikiyatristlerin hem de adli makamların tedavi eksikliğini kabul ettikleri açıkça görülmektedir. Eylül 2005 tarihinden itibaren, başvuranın özellikle uzun süreli psikofarmakolojik ve psiko-terapötik tedaviye ihtiyacı olduğunu ve bu tedavinin konuştuğu ve anladığı tek dil olan Almanca dilinde uygulanması gerektiğini yeterince açık bir şekilde belirtmişlerdir (bk. yukarıdaki 14. paragraf). Dil engeli, başvuranın normalde mevcut olan tedaviye etkili bir şekilde erişimini sınırlayan tek faktördür (bk. yukarıda 18, 23, 25, 29, 40, 51 ve 55 ve yukarıdaki paragraflar). Başvuranın taburcu edilme başvuruları, dil sorununun bir sonucu olarak terapiye başlamadaki zorluk nedeniyle CDS tarafından birkaç kez ertelenmiştir (bk. yukarıda 16, 21‑22 ve 25-26 paragraflar). 27 Mart 2015 tarihli raporda, başvuranın nöropsikolojik durumunun 2009 yılındaki durumuyla hemen hemen aynı olduğu belirtilmiştir (bkz. yukarıda 44. paragraf). Paifve EDS’nin psikososyal ekibi 12 Ocak 2017 tarihli raporunda, bu dil engelinin başvuranın tehlikeliliğini değerlendirmeyi amaçlayan klinik gözlemi engellediğini belirtmiştir (bk. yukarıda 60. paragraf). Son olarak, CPS, başvuranın Almanca konuşan sağlık personeli tarafından tedavi edilmediği dönemlerde 3. maddenin ihlal edildiğini kabul etmiştir (bkz. yukarıda 64. paragraf).
-
Mahkeme, başvuranın söz konusu dönemde Almanca konuşan nitelikli personelle görüşebildiğini kabul etmektedir. Ancak, CDS’nin de vurguladığı gibi, bu temas, ister Verviers Cezaevi’ndeki uzmanlarla isterse Paifve’deki Almanca konuşan hemşire ve sosyal yardım görevlisiyle olsun, terapötik bir bağlamda olmamıştır (bk. yukarıda 20,21 ve 25-29. paragraflar). Sadece Mayıs ve Kasım 2010 tarihleri arasında dışarıdan Almanca konuşan bir psikologla yapılan görüşme (bkz. yukarıda 51. paragraf), Hükümet tarafından atıfta bulunulan tedaviye karşılık gelmektedir; ancak, başvuranın özgürlüğünden mahrum bırakıldığı toplam süre göz önüne alındığında, bu konsültasyonlar, özellikle de Devlet’in ilgili ücret ve masrafları ödememesi sonucunda sona erdiği için, gerçek bir tedavi olarak kabul edilemez. Buna ek olarak, dava dosyasında, özellikle başvuranın yerleştirilmesinin belirsiz süresi ışığında, bu dönemde psikiyatrik tedavi veya bireyselleştirilmiş bakım sağlandığını gösteren hiçbir bulgu yoktur.
-
Ayrıca, Hükümet’in başvuranın iddialarını doğrulayacak ya da kendisine hangi tedavinin sağlanmadığını ya da sunulmadığını gösterecek gerçek bir kanıt sunamadığı yönündeki ifadesine ilişkin olarak (bk. yukarıda 138. paragraf), Mahkeme, başvuranın sosyal koruma kurumlarına tedavinin sağlanmamasından ve durumunda herhangi bir değişiklik beklentisinin olmamasının sağlığı üzerindeki etkisinden şikâyetçi olduğunu kaydeder (bk. yukarıdaki 27. paragraf). Mahkeme, bu tür şekilci bir yaklaşımı daha önce defalarca reddetmiş ve söz konusu tedavi veya cezanın 3. madde standartlarıyla bağdaşıp bağdaşmadığının değerlendirilmesinde, akıl hastaları söz konusu olduğunda, bu kişilerin savunmasızlıklarının ve bazı durumlarda, belirli bir tedaviden nasıl etkilendikleri konusunda tutarlı bir şekilde veya hiç şikâyet edememelerinin dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır (bk. yukarıda anılan Claes, § 93; yukarıda anılan Murray, § 106; ve yukarıda anılan W.D., § 105).
-
Mahkeme, sosyal koruma organlarının, başvuranın özel durumunda ortaya çıkan soruna bir çözüm bulmak için tedbirler aldığını kaydeder (bk. yukarıda 24-26. paragraflar). Ancak, bu münferit çabalar, yetkililerin iletişimle ilgili durumda bir değişiklik meydana getirmek için uygun tedbirleri almaması nedeniyle engellenmiştir. CSDS’nin kararına ve 2014 yılında Fransızca konuşan Brüksel İlk Derece Mahkemesi Başkanının kararına kadar, Almanca konuşan bir psikolog sağlanması gibi yıllardır tavsiye edilen pratik tedbirler alınmamıştır (bk. yukarıda 43 ve 51. paragraflar). Ancak, bu düzenlemenin 2015 yılının sonuna doğru sona erdiği (bk. yukarıda 53. paragraf) ve ancak Ağustos 2017’de yeniden başladığı görülmektedir (yukarıda 64. paragraf). Başvuranla iletişimi kolaylaştıracak tedbirlerin alınmasındaki gecikmenin, başvuranı sağlık durumunun gerektirdiği tedaviden mahrum bırakma hususunda etkisi olduğu açıktır. Ayrıca, Hükümet, başvuranın tıbbi bakımındaki diğer unsurların, Almanca iletişim eksikliğini telafi ettiğini ileri sürmemiştir ve Mahkeme, dava dosyasında bu yönde herhangi bir tedbir tespit edememiştir. Özellikle, sosyal yardım görevlisiyle kurulan iletişimin ve hemşireyle yapılan görüşmelerin bu amaçla telafi edici bir tedbir olarak değerlendirilemeyeceğini düşünmektedir: bu kişilerin oynadığı rol, başvurana destek sağlamak açısından önemli olsa da, psikoterapötik tedavi bağlamında gerçekleşmemiştir. Mahkemeye göre, yetkililer tarafından başvuranla iletişim sorununu çözmek için öngörülen tek yöntem, Almanca bilen bakım personeli veya başka bir tesis aramaktan ibaretti ve bu yaklaşımların her ikisi de başarısız olmuştur (bk. yukarıda 40. paragraf). Nitekim, yetkililerin kendileri de bu iki çözümden hiçbirinin mümkün olmadığını belirtmişlerdir, zira bir yandan Almanca bilen personel bulunmadığını düşünürken, diğer yandan başvuranın tehlikeliliği Almanca konuşulan daha az güvenli bir tesise yerleştirilmesini engellemiştir. Dolayısıyla, tüm bu dönem boyunca, başvurandan sorumlu yetkililerin, uygun tedavi görmemesini haklı göstermek için Paifve tesisinde Almanca konuşan uzman bulunmadığı bahanesiyle yetindikleri görülmektedir.
-
Mahkeme, bu unsurların, ulusal makamların başvuranın sağlık durumuna yönelik tedavi sağlamada başarısız olduğunu göstermek için yeterli olduğu kanaatindedir. Buna göre, gerçekçi bir değişim umudu olmaksızın ve uygun tıbbi destek olmaksızın yaklaşık on üç yıl boyunca Paifve EDS’de tutulmaya devam etmesi - tüm bu süre boyunca birkaç kısa periyotta düzenlenen birkaç konsültasyona rağmen - özellikle ağır bir zorluk olarak görülmeli ve başvurana tutukluluğun doğasında bulunan kaçınılmaz acı düzeyini aşan bir yoğunlukta sıkıntıya neden olmalıdır.
-
Hükümetin bahsettiği, başvuranın kendi davranışlarıyla yaratmış olabileceği engeller ne olursa olsun Mahkeme, bunların, bu kadar uzun bir özgürlükten mahrumiyet süresi boyunca Devlet’in başvurana karşı yükümlülüklerini ortadan kaldırmadığını düşünmektedir. Ayrıca, Mahkeme, Paifve EDS’deki bakım sisteminde büyük eksiklikler tespit eden Paifve Denetleme Kurulu ve CPT tarafından daha genel olarak elde edilen endişe verici bulguları göz ardı edemez (bk. yukarıda 115 ve 120. paragraflar).
-
Dolayısıyla Mahkeme, 2004 yılının başından Ağustos 2017’ye kadar olan dönemle ilgili olarak Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
(b) Ağustos 2017 tarihinden bu yana tedavi durumu
-
Ağustos 2017 tarihinden itibaren durumun gelişimine ilişkin olarak, Mahkeme çeşitli unsurları dikkate almaktadır.
-
Öncelikle, Almanca konuşan bir psikologla yapılan aylık toplantılarla ilgili olarak (bk. yukarıda 67 ve 74. paragraflar), Mahkeme, tarafların farklı olgusal açıklamalar sunduğunu not etmektedir. Büyük Daire nezdindeki duruşmada, başvuranın temsilcileri, bu psikologla son görüşmenin Şubat 2018’de yapıldığını ve her halükârda bu görüşmelerin terapötik bir bağlamda gerçekleşmediğini belirtmişlerdir. Hükümet bu ifadelere itiraz etmiştir. Taraflardan hiçbiri bu konudaki iddialarını desteklemek üzere yazılı delil sunmamıştır. Başvuranın Mart ve Mayıs 2018 arasında psikologla görüşmediği varsayılsa bile Mahkeme, Ağustos 2017’de yeni tedbirlerin uygulanmaya başlaması ile 6 Haziran 2018’de Mahkeme nezdindeki duruşma arasında geçen on aylık sürenin, uygulanan psikolojik tedavinin başvuranın durumunda uygun olmadığı sonucuna varmak için yeterli olmadığı kanaatindedir.
-
Ayrıca, Almanca konuşan bir psikiyatristle irtibata geçilmiş ve psikiyatrist her zaman tedavi sağlamaya hazır olduğunu ifade etmiştir. Pratisyen hekimle yapılan aylık toplantılarda ve gerekli görülen diğer tüm tedavi tedbirlerinde bir tercümanın bulunmasını sağlayacak düzenlemeler yapılmıştır. Son olarak, 25 Kasım 2017 tarihinde başvuranın ve bir tercümanın katıldığı multidisipliner bir bakım ekibi toplantısı düzenlenmiştir. Bu tedbirlerin ilke olarak "uygun tedavi" kavramına karşılık geldiği değerlendirilebilir (bk. yukarıda 146. paragraf).
-
Özellikle psikiyatrik bakımla ilgili olarak, Almanca konuşan bir psikiyatristin sadece hazır bulundurulduğu ve yetkililerin bir tedavi programı önermek için daha ileri girişimlerde bulunmamasının üzücü olduğu kabul edilebilir. Bununla birlikte, ne dava dosyasındaki materyaller ne de başvuranın ifadeleri, önerilen psikiyatrik konsültasyondan yararlanmak istediğini ve sağlık merciilerinin böyle bir talebi yerine getirmeyi reddettiğini göstermektedir.
-
Mahkeme, başvuranın sağlık durumu ve tutukluluğu nedeniyle savunmasız bir birey olduğunu, iş birliğinin gerekli tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesinde dikkate alınması gereken faktörlerden yalnızca biri olduğunu ve bireyselleştirilmiş tedavi temelinde uygun bakım sağlama görevinin öncelikle ilgili makamlara ait olduğunu göz önünde bulundurmaktadır. Bununla birlikte, yargılama boyunca etkili bir hukuki yardımdan yararlanmış ve iddialarını hem Mahkeme önünde hem de uzun yıllar boyunca Almanca konuşan sağlık uzmanlarına erişim talep ettiği çok sayıda iç hukuk davasında dile getirmiştir. Dolayısıyla, bu davanın kendine özgü koşullarında, iç hukuktaki yargılamalar boyunca bir avukat tarafından yardım sağlanan başvuran, Belçika makamlarının Daire’nin ihlal tespitine kendi dilinde tedavi tedbirleri önererek cevap verme girişimlerine açık olduğunu gösterebilirdi.
-
Bu nedenle Mahkemeye göre başvuran, tahliyesini güvence altına almak için psikiyatrik tedaviye tabi tutulması gerektiğini açıkça anlamış ve Büyük Daire nezdinde, Almanca olarak uygulanması şartıyla tedaviye açık olduğunu savunmuştur; ancak aynı zamanda, önerilen tedavinin ne şekilde etkili olmadığını açıklamamış, sadece psikiyatristin kendisini "müsait" hâle getirdiğini belirtmiştir. Bu konuda özel iddiaların yokluğunda, Mahkeme, bu nedenle, başvuranın yeterince iş birliği yapmadığı ve önerilen tedaviyi kabul etmediği kanaatindedir. Bu bağlamda, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin üye devletlere yönelik Rec (2004)10 sayılı Tavsiye Kararı’nda da açıkça belirtildiği üzere, başvuranın kendisine önerilen tedaviyi kabul etmeme hakkına sahip olduğunu yinelemenin uygun olacağını düşünmektedir (bk. yukarıda 119.. paragraf; özellikle 133. maddede 17. maddeye ilişkin açıklayıcı memoranduma bk.), ancak iş birliği yapmayı reddederek, sağlığında iyileşme ve sonuç olarak taburcu edilme ihtimalini azaltma riskine girmektedir, zira bu tür bir karardan ancak değerlendirmelerin artık toplum için bir tehlike oluşturmadığını göstermesi hâlinde yararlanabilecektir.
-
Dolayısıyla, her ne kadar yetkililer, başvurana yeterli tedavinin sağlanmasını temin edecek tedbirleri almakta kayda değer bir gecikme yaşadıkları için eleştirilebilseler de, ki bu gecikme Mahkemenin 2004 yılının başından Ağustos 2017 tarihine kadar olan dönem için 3. maddenin ihlal edildiğine karar vermesine yol açmıştır (bk. yukarıda 153-159. paragraflar), yine de Daire kararından bu yana somut tedbirler alarak durumu düzeltmek için gerçek bir isteklilik gösterdikleri görülmektedir. Bu bağlamda, başvuranın psikiyatrik tedavi için önerilen düzenlemeleri kabul etmemesi, bu değişiklikten bu yana geçen kısa sürenin bu düzenlemelerin etkisini değerlendirmeyi imkânsız kıldığı da göz önünde bulundurulduğunda, yetkililere atfedilemez. Dolayısıyla Mahkeme, önerilen tedbirler paketinde bazı organizasyonel eksiklikler bulunmasına rağmen, başvuranın Ağustos 2017 tarihinden sonraki döneme ilişkin iddiaları bakımından 3. maddenin devreye girmesi için gereken ciddiyet eşiğine ulaşılmadığı sonucuna varmıştır.
-
Bu açıklamalar ışığında Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.
-
Bununla birlikte, bu bulgunun, Hükümeti, gecikmeksizin, bireyselleştirilmiş ve uygun terapötik bakım temelinde, belirtilen tıbbi desteği uygulamaya koymak için gerekli tüm adımları atmaya devam etme yükümlülüğünden kurtarmadığını vurgulamak ister (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde De Schepper / Belçika, no. 27428/07, § 48, 13 Ekim 2009).
IV. SÖZLEŞME’NİN 5 § 1 MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
- Başvuran ayrıca, ruhsal durumunun gerektirdiği psikolojik ve psikiyatrik tedaviyi görmemesi nedeniyle tutukluluğunun yasal olmadığını iddia etmiştir. Başvuran, ilgili kısmı aşağıdaki gibi olan Sözleşme’nin 5 § 1 maddesine dayanmıştır:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
...
Bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engellemek amacıyla, hastalığı yayabilecek kişilerin, akıl hastalarının, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılarının veya serserilerin yasaya uygun olarak tutulması;
...”
A. Daire kararı
- Bu bağlamda, Daire şu karara varmıştır:
“102. [Mahkeme] ... emsal davaların aksine ... başvuranın, ilke olarak ruh sağlığı durumuna ve tehlikelilik derecesine uygun bir sosyal koruma kurumunda tutulduğunu kaydetmektedir...
-
Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca, bu kurumda kendisine uygun bakım sağlanmadığını ve on üç yıl boyunca uygun olmayan koşullarda tutulduğunu tespit etmiştir... Bununla birlikte Mahkeme, bir kişinin akıl sağlığı hastası olarak tutulmasının bir hastane, klinik veya diğer uygun bir kurumda gerçekleştiği sürece, tedavi veya rejimin yeterliliğinin Sözleşme’nin 5 § 1 (e) maddesi kapsamında incelenecek bir konu olmadığı yönündeki yerleşik içtihadını yinelemektedir (bk. Winterwerp/Hollanda, 24 Ekim 1979, § 51, Seri A no. 33; Ashingdane, yukarıda anılan, § 44; ve Stanev, yukarıda anılan, § 147). Mevcut davada, başvuranın tutukluluk nedeni ile akıl hastalığı arasında her zaman bir bağlantı olmuştur. Başvuranın tutulduğu kurumun gerçek niteliğiyle ilgili olmayan nedenlerle uygun bakımın sağlanamaması, bu bağı koparmamış ve başvuranın tutukluluğunu hukuka aykırı hale getirmemiştir (bk. Ashingdane, yukarıda anılan, § 49).
-
Sonuç olarak, 5 § 1 maddesi ihlâl edilmemiştir.”
B. Tarafların beyanları
-
Başvuran
-
Başvuran, Mahkemenin, kendi davasında benimsenen Daire kararı ile Lorenz/Avusturya davasında (no. 11537/11, 20 Temmuz 2017 tarihli karar) verilen karar arasındaki tutarsızlık nedeniyle, içtihadının tutarlılığına ilişkin “ciddi bir sorunu” çözmeye çağrıldığı kanaatindedir. Özellikle, mevcut davada yapılan tespitin yalnızca Lorenz davasındaki tespitle değil, aynı zamanda yeniden suç işleme riski iddiası nedeniyle hükmedilen ve uzatılan tutukluluğun, bu tutukluluğun bir parçası olarak ilgili kişinin herhangi bir tedavi görmemesi veya tehlikeliliğini belirlemek ve azaltmak için psikiyatrik değerlendirmelere tabi tutulmaması halinde 5 § 1 maddesiyle bağdaşmadığı yönündeki önceki içtihatla da çeliştiğini iddia etmiştir (Ostermünchner/Almanya, no. 36035/04, § 74, 22 Mart 2012; H.W./Almanya, no. 17167/11, § 112, 19 Eylül 2013; ve Klinkenbuß/Almanya, no. 53157/11, § 47, 25 Şubat 2016, kararlarına atıfta bulunmuştur). Mahkeme tarafından bu kararlarda yorumlandığı şekliyle, 5 § 1 (e) maddesinin yetkililere, özellikle ilgili kişinin psikiyatrik sağlığını iyileştirmeyi, topluma arz ettiği tehlikeyi azaltmayı ve serbest bırakılma umuduna somut bir şekil vermeyi amaçlayan uygun tıbbi bakımın etkili bir şekilde uygulanması için bir sistem ve/veya tedavi uygulama yükümlülüğü getirdiğini ileri sürmüştür. Böyle bir yükümlülük olmaksızın, kendisini içinden çıkılmaz bir durumda bulacağından ve ölene kadar zorunlu hapis cezasına mahkûm olacağından kuşku duymadığını belirtmiştir.
-
Bireysel durumuyla ilgili olarak, başvuran, çeşitli psikiyatrik raporlarla kanıtlandığı üzere, tedavinin tamamen yokluğundan ve bunun sonucunda ruh sağlığının bozulmasından şikâyetçi olmuştur. Başvurana göre, maruz kaldığı özgürlükten yoksun bırakma, yalnızca terapi görüyor olmasıyla haklı gösterilebilirdi; oysa dil engeli nedeniyle herhangi bir tedavi görmüyordu.
-
Hükümet tarafından betimlenen muameleye ilişkin olarak, başvuran, Almanca konuşan sosyal yardım görevlisiyle sadece iki ya da üç kez görüştüğünü ve bunun için ödeme almaması sebebiyle kendisiyle görüşmeyi bıraktığını belirtmiştir. Almanca konuşan Hollandalı hemşire ise 2012 yılında Paifve EDS’den ayrılmıştı. Başvuran, her halükârda, CSDS’nin 22 Temmuz 2014 tarihli kararında kabul ettiği üzere, Almanca konuşan bir psikolog ve psikiyatriste görünmesi gerektiğini eklemiştir.
-
Başvuran ayrıca, tedaviyi reddettiğinin belirtilmesinin yanlış olduğunu ileri sürmüştür: gerçekte, CSDS’nin 22 Temmuz 2014 tarihli kararındaki bulgularının da teyit ettiği üzere, kendisine hiçbir zaman sağaltıcı tedavi veya toplantı teklif edilmemiştir. 2007’de Verviers Cezaevinde görüştüğü kişiler sadece bir bilirkişi raporu hazırlamaktan sorumluydu ve dolayısıyla bu görüşmelerin sağaltıcı bir yönü yoktu. Yetkililer, başvuranın zorunlu hapsinin başlangıcından beri durumundan haberdardılar ve yine de bunu düzeltmek için hiçbir şey yapmamışlardı.
-
Bu nedenle, başvuran, Paifve tesisinin kendisine karşı görevini yerine getirmediğini düşünmektedir, zira kimse kendisine, anladığı ve konuştuğu tek dil olan ve ayrıca Belçika’daki üç resmi dilden biri olan Almanca dilinde tedavi sağlayamamıştır. Başvuran, dolayısıyla Paifve EDS’nin, Dairenin tespitinin aksine, “uygun bir kurum” olmadığı sonucuna varmıştır.
-
Başvuran, Mahkemenin içtihadı ışığında, durumunun 5 § 1 (e) maddesinin amaçları doğrultusunda “hukuka aykırı” tutukluluk olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmuştur. Zorunlu hapsinin, teşkil ettiği tehlikeyi azaltmak için sağaltıcı tedavi uygulamak ve topluma yeniden entegre olmasına izin vermek gibi ikili bir amacı olmalıdır. Zorunlu hapis cezasına mutlaka uygun bir tedavi eşlik etmeliydi; böyle bir tedavinin yokluğunda, zorunlu hapis cezasına çarptırılan kişinin sağlık durumu asla iyileşemez ve sonuç olarak Belçika hukuku uyarınca tahliye talebinde bulunamazdı.
-
Başvuran, CPS’nin cezaların infazından sorumlu mahkemenin 27 Aralık 2017 tarihli kararında ve Yargıtay’ın 28 Şubat 2018 tarihli kararında (bk. yukarıda §§ 64 ve 65) yer alan sonuçların aksine, yetkililerin kendisine uygun bir tedavi sağlama niyetini ifade etmiş olmalarının, 2004 yılının başından bu yana gözaltında tutulduğu süre boyunca ilgili makamlar tarafından çeşitli vesilelerle kaydedilen tedavi eksikliklerini telafi etmek için yeterli olmadığını ileri sürmüştür. Başvuranın avukatları, 6 Haziran 2018 tarihli duruşmada, Hükümetin beyanlarının aksine (bk. yukarıda § 69), psikologla aylık görüşmelerin Şubat 2018’den bu yana yapılmadığını ve başvuranın o zamandan beri psikologdan haber alamadığını belirtmişlerdir. Başvurana herhangi bir tedavi önerisi sunulmamış ya da açıklanmamıştır ve akıl sağlığı göz önüne alındığında, Belçika Devletinin başvurana gerekli bakımı sağlaması, bu bakımı organize etme sorumluluğunu başvurana yüklememesi gerekmekteydi. Madde 5 § 1 (e)’den kaynaklanan yükümlülüklerin yerine getirilmesinde, başvurana bir psikiyatristin sağlanması ve başvurana dilediği zaman psikiyatristle irtibata geçmesinin önerilmesi yeterli değildir.
-
Son olarak, dava dosyasında, uygulamada, başvuranın tehlikeli davranışlarının devam ettiği ve zorunlu hapsinin devam etmesinin haklı olduğu iddiasını destekleyecek hiçbir şey bulunmamaktadır. Aksine, Paifve EDS’nin psikolojik ve sosyal yardım servisi tarafından hazırlanan çeşitli raporlarda iyi davranışlarına dikkat çekilmiştir; personel veya diğer tutuklularla hiçbir zaman sorun yaşamamış ve hiçbir zaman bir rapora konu olmamış veya disiplin soruşturmasına karışmamıştır. Paifve EDS’de sakin bir şekilde çalışmış ve sosyal etkileşim ve şenlik açısından ilerleme kaydetmiştir. Başvuran ayrıca 25 Temmuz 2014 tarihinde avukatına, kendisini değerlendirebilecek ve yardımcı olabilecek niteliklere sahip kişilerle görüşmek istediğini teyit etmiştir.
-
Sonuç olarak, Belçika Devleti, Paifve EDS’deki zorunlu hapsinin başlangıcından bu yana, zorunlu hapsin amacı ile uzun süreli özgürlükten mahrum bırakmanın gerekçeleri arasındaki gerekli bağın koparılmasına neden olacak şekilde davasının göz ardı edildiği başvurana karşı 5 § 1 (e) maddesi kapsamındaki yükümlülüğünü yerine getirmemiştir.
-
Hükümet
-
Hükümet, Paifve EDS’nin, başvuranın hastalığından muzdarip olanlar da dâhil olmak üzere, zorunlu hapsedilen kişilerin tedavisinde uzmanlaşmış bir kurum olduğunu ve başvuranın burada sağlanan bakımın gerçek kalitesine hiçbir zaman itiraz etmediğini belirtmiştir. Başvuran herhangi bir ilaçla tedavi edilmemiştir, zira hastalığının farmakolojik bir tedavisi olmadığı kabul edilmiştir. Buna karşılık, tıp uzmanları, herhangi bir üzüntüden veya psikolojik dekompansasyon riskinden kaçınmak için Paifve’deki gibi yapılandırılmış bir ortamın gerekliliğini vurgulamışlardır. Ayrıca, Paifve EDS’nin uygun niteliği, başvuranın sağlığının istikrarlı kalması ve EDS’de sağlanan yapının davranışları üzerindeki yararlı etkisiyle kanıtlanmıştır.
-
Hükümet, Dr. B.’nin 28 Ağustos 2014 tarihli bulgularına dayanarak, tedavinin esasen Fransızca yapılmış olmasının, olumlu bir sonucun gerçekçi olmadığı göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın zorunlu hapsinin nedenleri ile hastalığı arasındaki bağın koptuğu anlamına gelmediğini vurgulamıştır (bk. yukarıda § 50). Almanca konuşan hemşire, başvurana zorunlu hapsi boyunca ve hatta emekliliğinden sonra bile özel destek sağlamış ve bu sağaltıcı ilişki Belçika Devleti tarafından desteklenmiştir.
-
Bu bağlamda, Hükümet, 5. maddenin, zorunlu hapsin, toplumun korunmasına ek olarak tedavi edici bir amaca da hizmet etmesini gerektirdiğini kabul etmiştir. Bununla birlikte, bu hükümde yer alan bakım sağlama yükümlülüğünün belirli bir sonuç doğurma yükümlülüğü olmadığını, zira hastalıkların niteliği ve ilgili bireylerin işbirliği gibi diğer faktörlerin de dikkate alınması gerektiğini savunmuşlardır. Mahkemeyi, mevcut davayı, Belçika makamlarının uygun tedavi sağlama yükümlülüklerini yerine getirdikleri sonucuna vardığı De Schepper davasıyla aynı şekilde değerlendirmeye davet etmiştir; zira bu makamlar tarafından gösterilen çabalar, başvuranın durumundaki değişim ve başvurulan kurumların başvuranı tedavi etmesinin imkânsız olması nedeniyle başarısız olmuştur (De Schepper’e atıfta bulunmuşlardır, yukarıda anılan, § 48). Bu bağlamda, mevcut davanın kökenindeki sorunun, başvuranın Almanca konuşuyor olmasından ve “yüksek riskli” bir profile sahip olmasından kaynaklandığını ve Belçika’da Almanca konuşulan hiçbir kurumun bu profile sahip kişileri kabul edemediğini vurgulamışlardır.
-
Bu hususlar ışığında, Hükümet, Mahkemeyi, mevcut dava ile başvuran tarafından atıfta bulunulan Lorenz davası arasında ayrım yapmaya davet etmiştir (bk. yukarıda § 171).
-
Zorunlu hapsin devamı konusuyla ilgili olarak Hükümet, yapılan çok sayıda uzman değerlendirmesinde oybirliğiyle, başvuranın durumunda ilerleme kaydedilmemesi sebebiyle serbest bırakılmasına izin verilemeyeceği sonucuna varıldığını belirtmiştir. Bununla birlikte, başvuranın uygun bir proje önermesi ve serbest bırakılmasına engel bir durumun bulunmaması koşuluyla, serbest bırakılma ihtimalinin hiçbir zaman göz ardı edilmediğini belirtmişlerdir. Bu bağlamda, başvuranın sağlık hizmetleriyle işbirliği yapmadığını ve bunun da yeniden entegrasyonuna ilişkin beklentileri belirlemek için uzman değerlendirmesi yapılmasını imkânsız kıldığını eklemişlerdir. Örneğin, Ağustos 2017’den bu yana düzenli olarak görüştüğü ve Paifve EDS dışından gelen Almanca konuşan psikoloğun bu değerlendirmeyi yapmaktan sorumlu psikososyal ekibe bilgi aktarmasına izin vermemiştir (bk. yukarıda § 73).
-
Hükümet, her halükârda, Almanca tedavinin olmamasının, zorunlu hapsedilme ile hastalığın kaynağı arasındaki bağı kopardığı varsayılsa bile, ki burada durum bu değildi, cezaların infazından sorumlu Liège Mahkemesi nezdindeki CPS’nin 27 Aralık 2017 tarihli kararında yaptığı gibi, Ağustos 2017’den bu yana Almanca tedavi için önlemler alındığından, özgürlükten mahrum bırakmanın artık hukuka aykırı olmadığını düşünmek için hala neden olduğunu eklemiştir. Hükümete göre, uygulamaya konulan tedbirler (bk. yukarıda §§ 67-74) yeterli kabul edilebilir. Başvuranın avukatları tarafından Büyük Daire önünde dile getirilen iddiaların aksine, Almanca konuşan psikolog ile Ağustos 2017’de başlatılan aylık toplantıların sona ermediğini belirtmişlerdir. Ayrıca, başvuranın patolojisi için bilinen bir psikotropik ilaç endike olmadığından, bir psikiyatristin davaya dâhil olmasının mutlak olarak gerekli olmadığını belirtmişlerdir. Bununla birlikte, başvuranın istemesi halinde, “tasarrufunda olan” Almanca konuşan psikiyatristle görüşebileceğini belirtmişlerdir.
-
Bu koşullar altında Hükümet, Mahkemeyi, başvuranın hem Almanca konuşan psikiyatristle görüşmek hem de psikolojik tedavinin sonuçlarının psikososyal ekibin çalışmalarına entegre edilmesine izin vermek konusunda işbirliği yapmayı reddettiği gerçeğini göz önünde bulundurmaya davet etmiştir (bk. yukarıda § 73). İlgili makamlar, başvuranın sağlığını iyileştirme ve yeniden entegrasyonunu sağlama projesinde ilerleme kaydetmek için büyük çaba sarf etmişlerdir; ancak başvuranın rıza göstermeyi reddetmesi nedeniyle kendilerini bir çıkmazın içinde bulmuşlardır; başvuranın ayırt etme yetisine sahip olduğu düşünüldüğünden, kendisine tıbbi yükümlülükler dayatamamışlardır.
C. Büyük Daire değerlendirmesi
-
İlk açıklamalar ve benimsenen yaklaşım
-
Ocak 2004’ten beri bir sosyal koruma tesisinde zorunlu hapsedilen başvuran, dil sorunu nedeniyle bu tesiste psikolojik veya psikiyatrik tedavi görmediğine ilişkin şikâyetlerini Sözleşme’nin hem 3. maddesi hem de 5. maddesi kapsamında sunmuştur. Daire gibi Büyük Daire de Ocak 2004 ile Ağustos 2017 arasındaki dönemde başvuranın durumuna yönelik yeterli tedavinin uygulanmaması nedeniyle 3. maddenin ihlâl edildiğine karar vermiştir (bk. yukarıda §§ 135 ve 159). Bununla birlikte, 5. maddeyle ilgili olarak, Daire ihlâl olmadığına karar vermiş ve zorunlu hapsin nedeni ile başvuranın akıl hastalığı arasındaki bağın hiçbir zaman kopmadığını tespit etmiştir (bk. yukarıda § 170).
-
Şikâyetin 5. madde kapsamında incelenmesi bağlamında, Büyük Dairenin önündeki soru iki yönlüdür. İlk olarak, 5 § 1 (e) maddesinin, toplumun korunmasını sağlama rolüne paralel olarak, zorunlu hapsin amacının yerine getirilmesi için tedavi edici bir yön içerip içermediğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Başka bir deyişle, yetkililerin zorunlu hapsedilen bir bireye psikiyatrik ve psikolojik tedavi sağlama yükümlülüğü altında olup olmadıklarını belirlemeli ve eğer öyleyse, Mahkemenin söz konusu tedavinin uygunluğuna ilişkin incelemesinin kapsamını tanımlamalıdır. Aynı şekilde, Büyük Daireden, her iki şikâyetin de uygun tıbbi tedavinin yokluğuyla ilgili olduğu ve bu nedenle pratikte aynı olarak değerlendirilebildiği hâllerde, bu hükümlere uygunluğun incelenmesi bakımından 3. ve 5. maddeler arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturması istenmektedir.
-
Bunu yaparken, Mahkeme aşağıda öncelikle 5 § 1 (e) maddesi kapsamında uygulanabilir içtihat ilkelerini ve bunların Mahkemenin incelemesine sunulan davaları incelerken zaman içinde nasıl geliştiğini ele alacaktır. Ardından, yetkililerin bu hüküm kapsamındaki yükümlülüklerinin içeriğini belirtmek amacıyla bu ilkeleri açıklığa kavuşturacaktır. Ayrıca mevcut davadaki gibi bir durumda 3. ve 5. maddeler arasındaki etkileşimi açıklayacaktır. Son olarak, kendisinin açıkladığı ilkeleri özellikle dikkate alarak, başvuranın 5. madde kapsamındaki şikâyetine ilişkin koşulları inceleyecektir.
-
Geçerli ilkeler
(a) Akli dengesi yerinde olmayan kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakılmasına ilişkin genel ilkeler
-
Mahkemenin içtihadına göre, 5 § 1 maddesine uygun olması için, söz konusu tutukluluğun her şeyden önce, kanunla öngörülen bir prosedüre uyulması da dâhil olmak üzere, “hukuka uygun” olması gerekmektedir. Bu hüküm, iç hukuka uygun olmanın yanı sıra, herhangi bir şekilde özgürlükten yoksun bırakmanın, bireyin keyfilikten korunması amacına uygun olmasını gerektirmektedir. Keyfiliğin hariç tutulabilmesi için, özgürlükten mahrum bırakmayı içeren tedbirlerin hem düzenlenmesi hem de uygulanması bakımından 5 § 1 maddesinin ilgili bendinde izin verilen kısıtlamaların amacına uygunluk gereklidir (Winterwerp/Hollanda, 24 Ekim 1979, § 39, Seri A no. 33; Bouamar/Belçika, 29 Şubat 1988, § 50, Seri A no. 129; O’Hara/Birleşik Krallık, no. 37555/97, § 34, AİHM 2001-X; Saadi/Birleşik Krallık [BD], no. 13229/03, §§ 67 ve 69, AİHM 2008; ve Merabishvili/Gürcistan [BD], no. 72508/13, § 186, 28 Kasım 2017). Ayrıca, özgürlükten mahrum bırakmaya izin verilmesi için dayanılan gerekçe ile tutukluluk yeri ve koşulları arasında bir ilişki olmalıdır (bk. yukarıda anılan Stanev, § 147).
-
Yalnızca (c) ve (d) bentleri, İngilizce nüshalarında kapsadıkları özgürlükten yoksun bırakma türlerinin “amacına” atıfta bulunsa da bunların ifadesinden ve 5 § 1 maddesinin genel yapısından, bu gerekliliğin tüm bentlerde zımnen yer aldığı açıktır (bk. yukarıda anılan Merabishvili, § 299).
-
Akıl hastalıklarından muzdarip kişilerin özgürlüklerinden mahrum bırakılmalarına ilişkin olarak, aşağıdaki üç asgari koşul karşılanmadıkça bir kişinin “akli dengesinin yerinde olmadığı” kabul edilemez ve özgürlüğünden mahrum bırakılamaz: ilk olarak, akli dengesinin yerinde olmadığı güvenilir bir şekilde gösterilmelidir; ikinci olarak, akıl hastalığı zorunlu hapsi gerektirecek türde veya derecede olmalıdır; üçüncü olarak, hapsin devamının geçerliliği bu tür bir bozukluğun devam etmesine bağlıdır (bk. yukarıda anılan Winterwerp, § 39, ve yukarıda anılan Stanev, § 145, burada atıf yapılan kararlarla birlikte).
-
Yukarıdaki koşullardan ikincisiyle ilgili olarak, özellikle de akli dengesi yerinde olmayan bir kişinin tutukluluğu ilgili olarak, bu, tutukluluğun yalnızca kişinin durumunu iyileştirmek veya hafifletmek için terapiye, ilaca veya diğer klinik tedaviye ihtiyaç duyduğu durumlarda değil, aynı zamanda kişinin örneğin kendisine veya diğer kişilere zarar vermesini önlemek için kontrol ve denetime ihtiyaç duyduğu durumlarda da gerekli olabileceğini göstermektedir (bk. Hutchison Reid/Birleşik Krallık, no. 50272/99, § 52, AİHM 2003-IV, ve yukarıda anılan Stanev, § 146). Yukarıda da belirtildiği üzere, tutukluluk için dayanılan gerekçe ile tutukluluk koşulları arasında belirli bir bağlantı bulunmalıdır (bk. yukarıda anılan Stanev, § 147, ve yukarıda § 190). Buna göre, bir kişinin akıl hastası olarak “tutulması”, ancak bu amaçla yetkilendirilmiş bir hastane, klinik veya diğer uygun bir kurumda gerçekleştirildiği takdirde 5 § 1 (e) maddesinin amaçları bakımından “hukuka uygun” olacaktır (bk. yukarıda anılan Ashingdane, § 44; Pankiewicz/Polonya, no. 34151/04, §§ 42--45, 12 Şubat 2008; ve yukarıda anılan Stanev, § 147). Ayrıca, Mahkeme, bu kuralın, hastalığın veya sağlık durumunun tedavi edilebilir olmadığı veya ilgili kişinin tedaviye uygun olmadığı durumlarda bile geçerli olduğunu belirtmelidir (bk. yukarıda anılan Hutchison Reid, §§ 52 ve 55). Yukarıda belirtilenlere tabi olarak, 5 § 1 (e) maddesi ilke olarak uygun muamele veya koşullarla ilgili değildir (bk. yukarıda anılan Ashingdane, § 44; yukarıda anılan Hutchison Reid, § 49; ve yukarıda anılan Stanev, § 147).
(b) Akıl hastalığından muzdarip kişileri barındırmak üzere tahsis edilen tesislerin “uygunluğu” kavramının yorumlanması
-
Bununla birlikte Mahkeme, içtihadında, akıl hastalığı olan bir kişinin tedavi gördüğü koşulların, tutukluluğunun yasaya uygunluğunun değerlendirilmesinde önemsiz olmadığını vurgulamaktadır. Bu bağlamda, yukarıda atıfta bulunulan bu alandaki ilk kararlarından bu yana (özellikle yukarıda anılan Winterwerp ve Ashingdane davalarında verilen kararlar), hastalıklarını hafifletmek veya teşkil ettikleri tehlikeyi azaltmak amacıyla özgürlüklerinden mahrum bırakılan kişilere uygun tedavinin sağlanması ihtiyacına artan bir ağırlık vererek analizini şekillendirmiştir.
-
Yukarıda atıfta bulunulan öncü karara yol açan Winterwerp davasında hem Komisyon hem de Mahkeme, bir akıl hastasının durumuna uygun tedavi hakkının 5 § 1 maddesinden türetilemeyeceğine kanaat getirmiştir (bk. yukarıda anılan Winterwerp, § 51). Komisyon, bir psikiyatri hastanesine zorunlu kabulün tedavi edici ve sosyal olmak üzere ikili bir işlevi yerine getirmesi gerektiğinin doğru olduğunu, ancak Sözleşme’nin belirli koşullar altında akli dengesi yerinde olmayan bir kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılmasına izin verirken yalnızca korumanın sosyal işleviyle ilgilendiğini özellikle belirtmiştir (bk. Winterwerp/Hollanda, no. 6301/73, 15 Aralık 1977 tarihli Komisyon raporu, (DR), § 84; ayrıca bk. Ashingdane/Birleşik Krallık, no. 8225/78, 12 Mayıs 1983 tarihli Komisyon raporu, § 77, ve yukarıda anılan Dhoest, Rapor, § 145). Yukarıda atıfta bulunulan Ashingdane davasında Mahkeme, normal bir hastanedeki usulün daha serbest ve başvuranın zihinsel durumundaki iyileşme göz önüne alındığında, nihai iyileşmesine daha elverişli olmasına rağmen, başvuranın özel güvenlikli bir hastanede tutulduğu yer ve koşulların, orada uzun süre tutulmasına rağmen, “akli dengesi yerinde olmayan bir kişinin yasal olarak tutulmasına” eşlik edebilecek koşullar olmaktan çıkmadığına karar vermiştir. Dolayısıyla, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, 5 § 1 (e) maddesinde öngörülenden daha büyük ölçüde sınırlandırılmamıştır. Mahkeme ayrıca, başvuranın naklindeki gecikmenin (yüksek güvenlikli bir hastaneden daha serbest bir ortama) nedeninin tedaviden ziyade iş ilişkileriyle ilgili olmasına rağmen, gecikmenin başvuranın ruhsal sağlığını bilinçli olarak göz ardı etmediğinin ve yetkililerin mümkün olan en kısa sürede bir çözüm bulmak için çaba sarf ettiğinin açık olduğuna karar vermiştir. Dava dosyasındaki deliller, yetkililerin muhtemelen uygulanabilir tek eylem planını benimsediğini göstermektedir (bk. yukarıda anılan Ashingdane, §§ 47 ve 48).
-
5 § 1 (e) maddesinin yorumlanmasına ilişkin yaklaşım, Aerts kararıyla önemli ölçüde gelişmiştir. Bu kararda Mahkeme, başvuranın tutuklu bulunduğu cezaevinin psikiyatri koğuşunda düzenli tıbbi yardım almadığı veya tedavi edici bir ortamdan yararlanmadığı gerekçesiyle 5 § 1 maddesinin ihlâl edildiğine karar vermiştir. Bu nedenle, özellikle başvuranın zorunlu hapsine yol açan durumun gerektirdiği tedavinin sağlanmamasının bir sonucu olarak, tutukluluğun amacı ile gerçekleştiği koşullar arasındaki uygun ilişkinin eksik olduğu kanaatine varmıştır (bk. yukarıda anılan Aerts, § 49).
-
Mahkeme bunun ardından, genel olarak, hastalığın tedavi edilemez olduğu düşünülse bile, akıl hastası bir kişinin uygun bir sağaltıcı ortamda tutulmamasının ilk bakışta kabul edilemez olduğunu belirtmelidir. İlgili kişi hastane ortamından fayda sağlayabilirken, semptomları destekleyici bir yapının dışında daha da kötüleşebilir (bk. yukarıda anılan Hutchison Reid, §§ 52 ve 55).
-
Mahkeme, bir kişinin yalnızca uygun bir tesise yerleştirilmemiş olmasının, otomatik olarak Sözleşmenin 5 § 1 maddesi uyarınca tutukluluğunu hukuka aykırı hale getirmediğini kabul etmiştir. Bir kliniğe veya hastaneye kabulde bir gecikme olması, akıl hastanelerinin mevcut kapasitesi ve talep arasındaki eşitsizlikle ilgili ise kabul edilebilir. Bununla birlikte, bu tür kurumlara kabulde ve dolayısıyla ilgili kişinin tedavisinde önemli bir gecikme, tedavinin başarıya ulaşma ihtimalini açıkça etkileyecek ve 5. maddenin ihlâline yol açabilecektir (bk. Morsink/Hollanda, no. 48865/99, §§ 66-69, 11 Mayıs 2004; Brand/Hollanda, no. 49902/99, §§ 62-66, 11 Mayıs 2004; ayrıca bk. yukarıda anılan, olağan bir gözaltı merkezinde zorunlu olarak tutulmanın başvuranın sağlığı üzerindeki zararlı etkileri göz önüne alındığında Mahkemenin iki ay yirmi beş günlük gecikmenin aşırı olduğuna karar verdiği Pankiewicz, § 45).
-
Ayrıca, Mahkeme, “geriye yürür” önleyici tutuklama bağlamında, bir kişinin tutukluluk koşullarının, tek ve aynı tutuklama kararına dayansa bile, özgürlüğünden mahrum bırakılması sırasında değişebileceğine karar vermiştir. Mahkemeye göre, akli dengesi yerinde olmayan bir kişinin aynı tutuklama kararına dayanılarak tutulması, bu kişinin uygun bir kuruma nakledilmesiyle birlikte yasal hale gelebilir ve dolayısıyla 5 § 1 maddesine uygun olabilir. “Hukuka uygunluk” teriminin bu yorumuna göre, bir özgürlükten mahrumiyetin hukuka uygunluğu ile infaz koşulları arasında gerçekten de içsel bir bağlantı vardır. Bu bakış açısı, tutulma koşullarının 3. maddeye uygunluğunun değerlendirilmesinde benimsenen yaklaşımla da karşılaştırılabilir; burada tutukluluk koşullarındaki bir değişiklik de aşağılayıcı muamele yasağına uygunluğun değerlendirilmesinde belirleyici olmaktadır. Buna göre, bir kişinin akıl hastaları için uygun bir kurumda tutulup tutulmadığını değerlendirmek için geçerli an veya dönem, tutuklama kararının verildiği zaman değil, Mahkeme önündeki yargılamada söz konusu olan tutukluluk süresidir (bk. Ilnseher/Almanya [BD], no. 10211/12 ve 27505/14, §§ 139 ve 141, 4 Aralık 2018).
-
Dolayısıyla, akıl hastalıklarından muzdarip cezai eylem faillerinin tutukluluğuna ilişkin davaları incelediği durumlarda, Mahkeme söz konusu kurumun uygunluğunu değerlendirirken, tesisin birincil amacından ziyade, tutukluluğun özel koşullarını ve ilgili kişilerin burada uygun tedavi görme olasılığını dikkate almıştır (bk. Bergmann/Almanya, no. 23279/14, § 124, 7 Ocak 2016; W.P./Almanya, no. 55594/13, §§ 65-66, 6 Ekim 2016; yukarıda anılan Lorenz, §§ 61 ve 64; ve Kadusic/İsviçre, no. 43977/13, §§ 56 ve 59, 9 Ocak 2018). Ayrıca, psikiyatri hastaneleri tanım gereği akıl hastalarının tutulması için uygun kurumlar olsa da Mahkeme, söz konusu kişileri salıverilme ihtimalinden mahrum bırakmamak için bu tür bir yerleştirmeye etkili ve tutarlı terapi tedbirlerinin eşlik etmesi gerektiğini vurgulamıştır (bk. Frank/Almanya (k.k.), no. 32705/06, 28 Eylül 2010).
-
Belçika’ya karşı açılan birçok davada Mahkeme, Belçika cezaevlerinin psikiyatri bölümlerinin, Sözleşme’nin 5 § 1 (e) maddesi anlamında akıl hastalarının uzun süre tutulması için uygun yerler olmadığı sonucuna varmıştır; zira tutuklular durumlarına uygun bakım ve tedavi görmemekte ve dolayısıyla gerçekçi bir rehabilitasyon ihtimalinden mahrum kalmaktadırlar. Mahkeme, bu durumun, tutukluluk amacı ile gerçekleştiği koşullar arasındaki bağı koparma etkisi yarattığını değerlendirmiştir. Bu davalarda tespit edilen ihlâllerin, esasen dış psikiyatri tesislerindeki yer sıkıntısından veya bu tesislerin istenmeyen birey olarak kabul edilen bireyleri kabul etmeyi reddetmesinden kaynaklanan yapısal bir sorundan kaynaklandığına karar vermiştir (bk. yukarıda anılan dört öncü karar: L.B., Claes, Dufoort, ve Swennen; 9 Ocak 2014 tarihli sekiz karar - Van Meroye/Belçika, no. 330/09; Oukili/Belçika, no. 43663/09, Caryn/Belçika, no. 43687/09; Moreels/Belçika, no. 43717/09; Gelaude/Belçika, no. 43733/09; Saadouni/Belçika, no. 50658/09; Plaisier/Belçika, no. 28785/11; ve yukarıda anılan Lankester; ve daha yakın zamanda yukarıda anılan W.D. davasında verilen pilot karar).
-
Mahkeme, başvurana uygun psikiyatrik bakım sağlanıp sağlanmadığını değerlendirirken, sağlık uzmanlarının görüşlerini ve yerel makamların münferit davada vardıkları kararların yanı sıra, cezaevlerinin psikiyatri bölümlerinin akıl sağlığı sorunları olan kişilerin tutulması için uygun olmadığına ilişkin ulusal ve uluslararası düzeydeki daha genel bulguları da dikkate almaktadır (bk. örneğin yukarıda anılan, L.B., § 96, ve Claes, § 98; ayrıca bk., Mahkemenin, Anayasa Mahkemesi ve CPT’nin bulgularına dayanarak, bir cezaevinin psikiyatri ek binasının akıl sağlığı hastalarının tutulması için uygun bir kurum olmadığına karar verdiği Hadžić ve Suljić/Bosna-Hersek, no. 39446/06 ve 33849/08, § 41, 7 Haziran 2011, ve, gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla, Mahkemenin, Federal Anayasa Mahkemesinin önleyici olarak tutuklanan kişiler için uygun kurumlara ilişkin görüşlerini dikkate aldığı yukarıda anılan O.H., § 88).
-
Mahkeme, 5. maddenin amaçları doğrultusunda “uygun tedavi” kavramı bağlamında, dava dosyasında bulunan bilgilere dayanarak, söz konusu psikolojik rahatsızlıkların tedavisi için bireyselleştirilmiş ve uzmanlaşmış bir yaklaşımın benimsenip benimsenmediğini sorgulamaktadır. Mahkeme, başvuranların sağlık uzmanlarına ve ilaçlara erişimi olduğunu gösteren bilgilerin, açıkça terk edilmediklerini gösterebileceğini, ancak bunun, uygulamaya konulan sağaltıcı düzenlemeleri değerlendirmek için yeterli olmadığı kanaatindedir (bk. yukarıda anılan Oukili, § 50; yukarıda anılan Moreels, § 52; ve yukarıda anılan Plaisier, § 50; “uygun bakım” tespitlerine ilişkin örnekler için ayrıca bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla, yukarıda anılan Bergmann, §§ 125-28, önleyici gözaltı merkezi ile ilgili, ve Papillo/İsviçre, no. 43368/08, § 48, 27 Ocak 2015, sıradan bir hapishane ile ilgili). Ayrıca, özgürlüğünden mahrum bırakılan bir kişinin ısrarlı tutumunun, tutukluluk düzeninde bir değişiklik yapılmasının önünde bir engel teşkil etme ihtimali olsa da bu durum yetkilileri, bu kişiye durumuna uygun ve özgürlüğünü yeniden kazanmasına yardımcı olacak bir tedavi sağlamak amacıyla uygun girişimlerde bulunmaktan alıkoymamaktadır (bk. yukarıda anılan De Schepper, § 48; gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla, yukarıda anılan O.H., § 89; ve yukarıda anılan Swennen, § 80).
-
Son olarak Mahkeme, akıl hastası suçlularla ilgilenirken, yetkililerin, örneğin gerekli tedaviyi gerçekten alabilecekleri bir kuruma nakil gibi daha ileri tedavi için teşvikler sağlayarak veya durumun izin vermesi halinde belirli ayrıcalıklar tanıyarak, ilgili kişileri salıverilmelerine hazırlama hedefine yönelik olarak çalışma yükümlülüğü altında olduğunu da belirtmiştir (bk. yukarıda anılan Lorenz, § 61).
(c) İçtihat ilkelerinin iyileştirilmesi ve yetkili makamların tedavi sağlama yükümlülüğünün anlamının netleştirilmesi
-
Mahkeme, tarafların görüşlerini (bk. yukarıda §§ 171-186) ve mevcut içtihadını (bk. yukarıda §§ 190‑204) göz önünde bulundurarak, bir bireyin zorunlu hapsedildiği özel koşulları dikkate alabilmek için içtihadındaki ilkeleri netleştirmenin ve iyileştirmenin uygun olduğunu düşünmektedir. Mahkeme, içtihadındaki gelişmeler ve zorunlu hapsedilen kişilerin akıl sağlığı için tedavi sağlanması ihtiyacına önemli bir ağırlık veren mevcut uluslararası standartlar ışığında (bk. yukarıda §§ 116-119 ), sosyal koruma işlevine ek olarak, 5 § 1 (e) maddesinde atıfta bulunulan amacın sağaltıcı yönünün açıkça kabul edilmesi ve bu nedenle yetkililer üzerinde, tutukluluk usulünün koşulları, önerilen tedavi veya tutukluluk süresi gibi zorunlu hapsin belirli özelliklerine dayalı olarak uygun ve bireyselleştirilmiş tedavi sağlama yükümlülüğü bulunduğunu açıkça kabul etmenin gerekli olduğu kanaatindedir. Öte yandan Mahkeme, BM Engelli Hakları Komitesinin, CRPD’nin 14. maddesine ilişkin 2015 Kılavuz İlkelerinin 6-9. maddelerinde önerdiğinin aksine, 5. maddenin mevcut haliyle yorumlandığı şekliyle, engellilik temelinde bir tutukluluk yasağı içermediği görüşündedir (bk. yukarıda § 117).
-
Mahkeme, bu konuda kendisine yapılan ilk başvuruları incelerken, yukarıda da belirtildiği üzere, “akli dengesi yerinde olmayan bir kişinin yasal olarak tutulması” ifadesinin, sadece akıl sağlığı hastalarının özgürlüklerinden fiilen mahrum bırakılmalarına değil, aynı zamanda tutulma yeri, ortamı ve koşulları gibi tutukluluğun uygulanmasına ilişkin hususlara da atıfta bulunacak şekilde yorumlanıp yorumlanamayacağı ve yorumlanabilecekse ne ölçüde yorumlanabileceğine ilişkin ilke hususunu ele almıştır. Mahkeme, bir kişinin akıl sağlığı hastası olarak “tutukluluğunun” ancak bir hastane, klinik veya bu amaçla yetkilendirilmiş diğer uygun bir kurumda gerçekleştirilmesi halinde 5 § 1 (e) maddesinin amaçları bakımından “hukuka uygun” olacağını, ancak uygun tedavi veya usulün ilke olarak bu hükmün kapsamına girmediğini değerlendirmiştir. Mahkeme, bir akıl hastasının kendi durumuna uygun tedavi görme hakkının varlığının, bu haktan türetilemeyeceği sonucuna varmıştır (bk. yukarıda §§ 193 ve 195). Ancak bu ilk davalarda, “ilke olarak” terimini kullanarak bu analize ilişkin bir hüküm ifade etmiştir. Bu ifade, Mahkemenin, Sözleşme’nin özgürlük hakkının kısıtlanmasına izin verdiği tedbirin (başka bir deyişle toplumun korunması ve tedavi uygulanması) amacının artık gerçekten takip edilmediği ve bu nedenle belirtilen amaç ile tutukluluk koşulları arasındaki bağın koptuğu belirli durumların var olabileceği ihtimalini göz ardı etmediğini göstermektedir.
-
Mahkeme böylece, içtihadı yoluyla, 5 § 1 (e) maddesinin kapsamını kademeli olarak genişletmiştir (bk. yukarıda §§ 196-204). Bu alanda, içtihattan bir sapma değil, bu hükümde yer alan yükümlülüklere verilecek anlama ilişkin bir yorumun zaman içinde kademeli olarak gelişmesi söz konusudur.
-
Mahkemenin içtihadının analizi, özellikle de son on beş yılda geliştirilen şekliyle, artık akıl hastalıklarından muzdarip kişilerin tutukluluğunun “hukuka uygunluğu” ile akli durumları için sağlanan tedavinin uygunluğu arasında yakın bir bağlantı olduğunun kabul edilmesi gerektiğini açıkça göstermektedir. Bu gereklilik, zorunlu hapsin sağaltıcı işlevinin 5. madde kapsamında güvence altına alınmadığı anlaşılan ve bu alanda verilen ilk kararlarda (bk. yukarıda anılan Winterwerp, § 51, ve Ashingdane, §§ 47 ve 48) henüz ortaya konmamış olsa da mevcut içtihat, uygun terapinin uygulanmasının, özgürlükten yoksun bırakmanın “hukuka uygunluğu” şeklindeki daha geniş kavram bağlamında bir gereklilik haline geldiğini açıkça göstermektedir. Akıl hastalarının tutulmasının, özellikle ve mümkün olduğu ölçüde, akıl sağlığı durumlarını iyileştirmeyi veya hafifletmeyi amaçlayan ve uygun olduğu hallerde, tehlike durumlarını azaltmayı veya kontrol altına almayı da kapsayan sağaltıcı bir amacı olmalıdır. Mahkeme, bu kişilerin hangi tesise yerleştirildiklerine bakılmaksızın, nihai tahliyelerine hazırlanmaları amacıyla gerçek tedavi tedbirlerinin sunulduğu uygun bir tıbbi ortamın sağlanması hakkına sahip olduklarını vurgulamıştır (bk. yukarıda 199 ve 201).
-
Sağlanan tedavinin kapsamına ilişkin olarak Mahkeme, bu kategorideki tutuklular için gerekli bakım düzeyinin temel bakımın ötesine geçmesi gerektiğini düşünmektedir. Sadece sağlık çalışanlarına erişim, konsültasyon ve ilaç sağlanması, bir tedavinin uygun ve dolayısıyla 5. madde kapsamında tatmin edici olarak kabul edilmesi için yeterli değildir. Ancak Mahkemenin görevi, sunulan ve uygulanan tedavinin içeriğini analiz etmek değildir. Önemli olan, Mahkemenin, tutuklunun ruh sağlığına ilişkin belirli ayrıntıları dikkate alarak, onu gelecekte topluma yeniden entegre olmaya hazırlamak amacıyla bireyselleştirilmiş bir program uygulanıp uygulanmadığını doğrulayabilmesidir (bk. yukarıda § 203). Bu alanda Mahkeme, söz konusu sağaltıcı bakımın veya tıbbi programın hem şekli hem de içeriğine ilişkin olarak yetkililere belirli bir serbestlik tanımaktadır.
-
Ayrıca, belirli bir tesisin “uygun” olup olmadığının değerlendirilmesi, bu tesiste hüküm süren özel tutukluluk koşullarının ve özellikle de psikolojik rahatsızlıkları olan bireylere sağlanan tedavinin incelenmesini içermelidir. Dolayısıyla, içtihatta incelenen davalar, cezaevi gibi muhtemel surette (a priori) uygun olmayan bir kurumun, yeterli bakım sağlaması halinde yine de tatmin edici olarak değerlendirilebileceğini (bk. yukarıda § 203) ve tersine, tanımı gereği uygun olması gereken uzmanlaşmış bir psikiyatri kurumunun gerekli tedaviyi sağlamakta yetersiz kalabileceğini göstermektedir (bk. yukarıda § 199). Bu örnekler, uygun ve bireyselleştirilmiş tedavinin “uygun kurum” kavramının önemli bir parçası olduğu sonucuna varmayı mümkün kılmaktadır. Bu sonuç, 5 § 1 (e) maddesinde öngörülen özgürlükten mahrum bırakmanın ikili bir işlevi olduğu yönündeki artık kaçınılmaz olan tespitten kaynaklanmaktadır: bir yanda korumaya ilişkin sosyal işlev, diğer yanda ise akli dengesi yerinde olmayan kişinin uygun ve bireyselleştirilmiş bir terapi veya tedavi şekli almasındaki bireysel menfaatiyle ilgili olan sağaltıcı işlev. İlk işlevi sağlama ihtiyacı, muhtemel surette (a priori), ikincisini yerine getirmeyi amaçlayan tedbirlerin yokluğunu haklı göstermemelidir. 5 § 1 (e) maddesi uyarınca, zorunlu hapsedilen bir bireyin serbest bırakılmasını reddeden bir karar, ilgili kişinin yeniden suç işleme riski nedeniyle tutulması ve aynı zamanda artık tehlikeli olmadığını göstermek için gerekli olan - uygun terapi gibi - tedbirlerden mahrum bırakılması halinde, mahkumiyet kararında yer alan önleyici tutukluluğun başlangıçtaki amacıyla bağdaşmaz hale gelebilir (bk. yukarıda anılan Lorenz, § 58; ayrıca bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla, 5 § 1 (a) maddesine ilişkin, yukarıda anılan Ostermünchner, § 74; yukarıda anılan H.W., § 112; ve yukarıda anılan Klinkenbuß, § 47).
-
Son olarak Mahkeme, yetkililerin başvuranın tedavisini engelleyen herhangi bir sorunun üstesinden gelmek için yeterli adımları atmış olması koşuluyla, başvuranın kişisel durumundaki değişiklik ihtimaline ilişkin potansiyel olumsuz sonuçların, 5 § 1 maddesinin ihlâl edildiği sonucuna varılmasına yol açmayacağı kanaatindedir.
(d) Hem 3. madde hem de 5 § 1 maddesi kapsamında sunulan ve “uygun muamele” yapılmadığı iddiasına dayanan şikâyetlerin analizinde etkileşim
-
Yukarıda bahsi geçen Belçika davalarının üçünde (bk. yukarıda § 201), başvuranlar sağlıklarına uygun bir tedavinin bulunmadığını iddia ederek hem 3. madde hem de 5 § 1 maddesi kapsamında şikâyette bulunmuşlardır ve Mahkeme, bu tür bir tıbbi bakım olmaksızın tutukluluk koşullarının aşağılayıcı muamele teşkil ettiği gerekçesiyle 3. maddenin ihlâl edildiğine karar vermiştir (bk. yukarıda anılan Claes, § 100; yukarıda anılan Lankester, § 68; ve yukarıda anılan W.D., § 116). Mahkeme, 5 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyetleri incelerken, iddiaları Sözleşme’nin iki hükmü açısından analiz etmesiyle bir paralellik kurmuştur. Mahkeme, başvuranların 3. maddenin amaçları doğrultusunda tıbbi tedavi açısından uygun olmayan bir ortamda uzun süreler boyunca zorunlu olarak tutulmalarının, tutukluluğun amacı ile gerçekleşmesi gereken koşullar arasındaki bağlantının kopması sonucunu doğurduğu kanaatine varmıştır (bk. yukarıda anılan Claes, § 120; yukarıda anılan Lankester, §§ 93-95; ve yukarıda anılan W.D., §§ 132-34). Ayrıca, Almanya’ya karşı açılan bir dizi davada Mahkeme, cezaevlerinin ayrı bölümlerinin, gerekli tıbbi ve sağaltıcı ortamın bulunmaması nedeniyle, 5 § 1 (e) maddesinin amaçları bakımından uygun kurumlar teşkil etmediğine karar vermiştir. Mahkeme bu sonuca, özellikle bu cezaevi koğuşlarındaki tutukluluk koşullarını değerlendirdikten ve mahkumların ruh sağlığına uygun tedavinin eksikliğine dikkat çektikten sonra varmıştır, ancak 3. madde uyarınca kendisine herhangi bir şikâyet sunulmamıştır (bk. örneğin, O.H./Almanya, no. 4646/08, §88-91, 24 Kasım 2011; B./Almanya, no. 61272/09, §§ 82-84, 19 Nisan 2012; S./Almanya, no. 3300/10, §§ 97-99, 28 Haziran 2012; ve Glien/Almanya, no. 7345/12, §§ 93-96, 28 Kasım 2013).
-
Bu bağlamda Mahkeme, tıbbi tedavinin sağlanmasının doğrulanmasında, iddiaların 3. madde veya 5 § 1 maddesi kapsamında sunulmasına bağlı olarak Mahkemenin incelemesinin yoğunluğunun farklılık gösterebileceğini değerlendirmektedir. Tutuklamanın amacı ile uygulandığı koşullar arasında sürekli bir bağ olup olmadığı ve bu koşulların belirli bir ağırlık eşiğine ulaşıp ulaşmadığı sorusu farklı yoğunluktadır. Bu, bir bakım yolunun 3. maddenin gerekliliklerine uygun olabileceği ancak zorunlu hapsin amacını sürdürme ihtiyacı bakımından yetersiz kalabileceği ve dolayısıyla 5 § 1 maddesinin ihlâl edildiği sonucuna varılabileceği durumların meydana gelebileceği anlamına gelmektedir. Sonuç olarak, 3. maddenin ihlâl edilmediğine dair bir bulgu, otomatik olarak 5 § 1 maddesinin ihlâl edilmediğine dair bir bulguya yol açmaz; ancak uygun muamele gösterilmediği gerekçesiyle 3. maddenin ihlâl edildiğine dair bir bulgu, aynı gerekçelerle 5 § 1 maddesinin ihlâl edildiğine dair bir bulguya da yol açabilir.
-
Birbirine benzeyen ancak şu veya bu hüküm kapsamında incelenen şikâyetlerin değerlendirilmesindeki bu etkileşim, doğal olarak korunan hakların özünden kaynaklanmaktadır. Mutlak bir hakkı güvence altına alan 3. maddenin devreye girmesi için bir eşiğin değerlendirilmesi görecelidir ve muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri ve bazı durumlarda mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi davanın tüm koşullarına bağlıdır (bk. yukarıda §141). 5 § 1 (e) maddesi ile ilgili olarak, özgürlükten mahrum bırakma, diğer hususların yanı sıra, zihinsel bir bozukluğun varlığı nedeniyle emredilmektedir. Mahkeme, özgürlükten mahrum bırakma ile bu tedbirin uygulanma koşulları arasındaki bağlantının korunmasını sağlamak amacıyla, hastaya ihtiyaç duyduğu tedaviyi sağlama kapasitesi de dâhil olmak üzere, kurumun uygunluğunu değerlendirir (bk. yukarıda § 194-204).
-
Bu ilkelerin mevcut davaya uygulanması
-
Öncelikle, başvuranın durumunun, öncü dört kararda (yukarıda anılan L.B., Claes, Dufoort ve Swennen), W.D. kararında ve yukarıda anılan Belçika aleyhindeki diğer sekiz kararda belirtilenlere benzediği belirtilmelidir (bk. yukarıda § 201). Tek bir açıdan, yani başvuranın bir cezaevinin psikiyatri koğuşunda tutulmayıp bir sosyal koruma tesisinde zorunlu hapsedilmiş olması açısından farklılık göstermektedir. Yukarıda belirtilen davalardaki başvuranlar, bu tür bir sosyal koruma tesisine veya görünüşte psikiyatrik sağlıklarına uygun olan diğer yapılara nakledilmeyi bekliyorlardı. Ancak, bu davalarda belirleyici olan husus, ilgili kişilerin, sağlık durumlarına uygun ve gerçekçi tahliye beklentileri sağlamak için her bir davada gereken ölçüde bireyselleştirilmiş yeterli tedavinin uygulanmasına izin veren bir ortama yerleştirilip yerleştirilmediğidir. Mahkeme, mevcut davada ortaya çıkan sorunun benzer bir sorun olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle, mevcut dava, yukarıda atıfta bulunulan içtihat ışığında, açıklığa kavuşturulduğu şekliyle ve yukarıda belirtilen Belçika davalarının ortaya koyduğu bağlamda incelenecektir. Ancak Mahkeme, başvuranın durumunun, yukarıda atıfta bulunulan Belçika davalarında tespit edilen ve yine yukarıda atıfta bulunulan W.D. pilot kararının konusunu oluşturan yapısal sorundan kaynaklanmadığına dikkat çekmektedir.
-
Mevcut davada, başvuran, kendi durumuna uyarlanmış tedavi ve psikiyatrik terapinin yokluğundan şikâyet etmekte ve bunların sağlanmasının önündeki temel engelin dil engeli olduğunu savunmaktadır. Almanca konuşmaktadır ve tutulduğu Paifve EDS’de, Almanca bilen doktorlar tarafından uygulanan herhangi bir psikiyatrik tedavi bulunmamaktadır. Bu bakımdan, 5. madde kapsamındaki şikâyeti, 3. madde kapsamındaki şikâyeti ile benzerlikler içermektedir; zira bu şikâyet de tedavi sağlanmaması ile ilgilidir. Dolayısıyla Mahkeme, bu şikâyeti incelerken, yukarıda 3. madde kapsamında yapılan şikâyete ilişkin analizine atıfta bulunacaktır.
-
Mahkeme öncelikle, mevcut davada başvuranın Paifve EDS’ye yerleştirilmesinin özgürlükten mahrum bırakma anlamına geldiğinin ve 5. maddenin uygulanabilir olduğunun tartışmasız olduğunu kaydetmektedir.
-
Bu tedbir, 21 Ocak 2004 tarihinden beri uygulanmakta olup, 16 Haziran 2003 tarihinde İlk Derece Mahkemesi Komiteler Dairesi tarafından verilen ve 1 Ağustos 2003 tarihinde Liège Temyiz Mahkemesi tarafından onanan zorunlu hapis cezası kararına ve Adalet Bakanı’nın 15 Ocak 2004 tarihli kararına dayanmaktadır. Bu kararlar, başvuranın teşkil ettiği tehlikeye ve ruhsal bozukluklarına dayandırılmıştır; başvuran hırsızlık ve cinsel şiddet suçlarından hüküm giymiştir ve cezaevindeyken işlediği suçlar nedeniyle hakkında başka davalar da açılmıştır (bk. yukarıda §§ 9, 10, 12 ve 13). Başvuran, tahliye başvurularının tümünün reddedilmesi ve tutukluluğun uzatılması nedeniyle sürekli olarak zorunlu hapsedilmiştir (bk. yukarıda §§ 21, 30‑37, 46 ve 65).
-
Başvuranın tutukluluğunun Sözleşme’nin 5 § 1 (e) maddesi kapsamında bir tedbir olduğu taraflar arasında ihtilaflı değildir. Mahkeme, zorunlu hapis kararının, başvuranın Liège İstinaf Mahkemesi ve Eupen Ceza Mahkemesi tarafından mahkûm edildiği hapis cezasının bitiminden birkaç ay önce, sosyal koruma mevzuatına dayanarak İlk Derece Mahkemesi Komiteler Dairesi tarafından alındığını kaydetmektedir. Bakanlık kararında belirtildiği üzere, bu zorunlu hapis cezası, mahkûm edildiği hapis cezalarının çekilmeye devam edilmesinin yerini almıştır (bk. yukarıda 10 ve 12). Sonuç olarak, başvuranın Paifve EDS’ye yerleştirilmesi Sözleşme’nin 5 § 1 (e) maddesi kapsamına girmektedir (bk. diğer kararların yanı sıra yukarıda anılan L.B., § 89). Ayrıca, Mahkeme, başvuranın 15 Ocak 2004 tarihinden beri zorunlu hapsedilmiş olması nedeniyle, bu özgürlükten yoksun bırakmanın süreklilik arz eden bir durum olduğunu kaydetmektedir.
-
Mahkeme ayrıca, başvuranın zorunlu hapsine Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi anlamında “kanunla öngörülen bir usule uygun olarak” karar verildiğinin ihtilaflı olmadığını kaydetmektedir.
-
Hapsetme tedbirinin hukuka uygunluğuna ilişkin olarak Mahkeme, ilk bakışta Winterwerp içtihadında belirtilen üç koşulun (bk. yukarıda § 192) mevcut davada karşılandığını gözlemlemektedir. Başvuran, 2001 yılından bu yana tıbbi olarak kanıtlandığı üzere, paranoid psikozla ilgili rahatsızlıklardan muzdariptir. Zorunlu hapsedilme süresi boyunca düzenlenen tıbbi raporlar, toplum için tehlike arz eden psikotik ve paranoyak bir kişiliğe işaret etmektedir (bk. yukarıda § 149). Başvuranın sağlığına ilişkin 12 Ocak 2017 tarihli en son değerlendirme, diğer faktörlerin yanı sıra, tehlikeliliği ve yeniden suç işleme riski göz önünde bulundurularak başvuranın zorunlu hapsinin devam etmesi gerektiğini teyit etmiştir (bk. yukarıda § 12, 14, 21, 23 ve 39). Ayrıca, yerel makamların tehlikeli olduğuna dair vardıkları sonuçları şüpheye düşürecek hiçbir kanıt sunulmamıştır.
-
Bununla birlikte Mahkeme, 5 § 1 (e) maddesiyle ilgili olarak açıklığa kavuşturulan içtihat ilkeleri ışığında, hukuka uygunluk değerlendirmesinin, zorunlu hapsin süresi boyunca, hapsin sebebinin devam edip etmediğinin incelenmesini de gerektirdiğini düşünmektedir. Daha spesifik olarak, başvuranın alıkonulmasının başlangıçtaki amacı ile kendisine sağlanan tedavinin uygunluğu arasında bir bağlantı olup olmadığının doğrulanması esastır: ancak bu koşul yerine getirilirse özgürlükten mahrum bırakma hukuka uygun kabul edilebilir. Mevcut davada, başvuranın uygun tıbbi tedavi görmediği yönündeki iddialarını göz önünde bulunduran Mahkeme, söz konusu kurumun uygunluğunu ve bu bağlamda başvurana sunulan tedaviyi oluşturan unsurları inceleyecektir. Sağlanan bakımın, başvuranın sağlığında bir iyileşme ve teşkil ettiği tehlikenin derecesinde bir azalma sağlayıp sağlamadığını ve serbest bırakılma olasılığını artırıp artırmadığını tespit edecektir.
-
Hükümet, başvuranın profili göz önüne alındığında, uygun bir kurumda tutulduğunu ve Paifve’deki bakım personeli ile arasındaki iletişimi engelleyen dil engeline rağmen, 2004 yılında yerleştirilmesinden bu yana kendisine her zaman yeterli tedavi sağlandığını belirtmiştir.
-
Mahkeme, Paifve EDS’nin burada tutulan kişiler için kaliteli bir ortam sağlama kapasitesi hakkında soyut olarak (in abstracto) karar vermenin kendi görevi olmadığı kanaatindedir. Bu kurumun uygunluğu, mevcut davanın özel koşulları ışığında incelenmelidir. Paifve EDS, sadece akli dengesi yerinde olmayan kişilerin tedavisine ayrılmış yüksek güvenlikli bir birimdir; psikiyatrik ve psikolojik tıbbi personel istihdam eder ve tabiatı gereği hastaların akıl sağlığının gözetimini sağlamakla görevlidir. Bununla birlikte, Paifve Denetim Kurulu tarafından Kasım 2016’da ifade edildiği üzere, tıbbi hizmet sunumunda eksiklikler olduğu iddiasıyla eleştirilere de maruz kalmış bir kurumdur (bk. yukarı § 115). Bu analiz, kısa bir süre önce, Mart 2018 tarihli raporunda, diğer hususların yanı sıra, yeterli sağaltıcı tedavinin eksikliğine ilişkin sert eleştirilerde bulunan CPT tarafından da teyit edilmiştir. CPT’ye göre, tespit edilen eksiklikler, yukarıda belirtilen Belçika davalarında incelenen cezaevlerinin psikiyatri bölümlerindeki eksikliklerle benzerlik göstermektedir (bk. yukarıda § 120).
-
Mahkeme, Paifve EDS’de hastalara uygulanan genel muamelenin eleştirilen bu yönünün, bu tesiste genel olarak uygulanan muameleden şikâyetçi olmayan başvuranın özel durumunda bir etkisi olup olmayacağı konusunda spekülasyon yapamaz.
-
Her halükârda, başvuranın somut davasındaki şikâyetleri, yetkililerin, Almanca iletişim kurabilecek sağlık uzmanlarının bulunmadığı bahanesiyle, durumunun gerektirdiği yeterli önlemleri almakta -yani psikiyatrik ve psikolojik tedaviye erişimini sağlamakta- geciktikleri ve gecikmeye devam ettikleri yönündedir. Bu davada Paifve EDS’nin uygunluğu sorusunu ele alırken, Belçika makamlarının yüksek risk teşkil ettiğini düşündükleri başvurana uygun ve kişiye özel sağaltıcı tedavi sağlamak için tüm makul çabayı gösterip göstermediklerini doğrulamak yerinde olacaktır (bk. yukarıda anılan De Schepper, § 48).
-
Mahkeme, 3. maddenin ihlâl edildiği iddiasıyla yapılan şikâyette olduğu gibi, yakın zamanda meydana gelen olaylar ve başvuranın Büyük Daireye sunduğu görüşlerde bu bağlamda ileri sürdüğü iddialar göz önünde bulundurularak, söz konusu durumun iki ayrı döneme ayrılması gerektiği kanaatindedir.
(a) Başvuranın 2004 yılı başından Ağustos 2017’ye kadar özgürlüğünden mahrum bırakılması
-
Mahkeme, Hükümetin, dil sorununa rağmen, başvuranın Paifve EDS’de mevcut tedaviden yararlandığı yönündeki analizine katılmamaktadır. Mahkeme, başvuranın on üç yıllık tutukluluk süresi boyunca sağlık durumuna uygun bir tedavi görmediği gerekçesiyle 3. maddenin ihlâl edildiğine karar vermesine yol açan gerekçeye atıfta bulunmaktadır (bk. yukarıda §§ 149-159). Mevcut davada tedavinin sağlanamamasının bir dil sorunundan kaynaklandığı da açıktır (bk. yukarıda §§ 153-156).
-
Mahkemenin, başvuranın ruh sağlığı durumuyla uyumlu bir tedavi görmesini sağlamak amacıyla, başvuranın özel dil ihtiyacını karşılamak için yeterli sayılabilecek çözüm türleri hakkında genel bir şekilde karar vermesi söz konusu değildir. Yerel makamlar bu alanda belirli bir takdir yetkisine sahiptir ve bu da iletişime yönelik düzenleme yapmalarına izin vermektedir.
-
Mahkeme, 5 § 1 (e) maddesinin zorunlu hapsedilen bir bireye kendi dilinde tedavi görme hakkını güvence altına almadığını ayrıca belirtmeyi gerekli görmektedir (ayrıca bk. yukarıda § 151). Mevcut davada, Almancanın Belçika’da resmi dil statüsüne sahip olmasına rağmen, Paifve EDS’nin bulunduğu bölgede, yani Fransızca konuşulan bölgede sıklıkla konuşulmadığına dikkat çekmektedir. Ayrıca, yürürlükteki mevzuat bu tür kurumların Fransızca ve Almanca dillerinde iki dil bilen personel istihdam etmesini gerektirmemektedir (bk. yukarıda § 107). Ancak Mahkemenin, başvuranın bu dilde konuşma, anlaşılma ve tedavi görme hakkının CDS tarafından 13 Ekim 2009 tarihli bir kararla açıkça kabul edildiğini belirtmesi gerekmektedir (bk. yukarıda § 26). Bu koşullar altında, Hükümetin, başvuranın bu dilde tedavi edilmesinin mümkün olmadığı yönündeki iddiasına şaşırdığını ifade etmektedir. CDS’nin 26 Ocak 2007 tarihinde Belçika’da başvuranın dil ihtiyacını karşılayabilecek ve aynı zamanda oluşturduğu tehlikenin derecesine cevap verebilecek bir kurum olmadığını belirttiği doğrudur (bk. yukarıda §§ 21 ve 22), ve Mahkeme bu bulguya itiraz etmemektedir - üstelik başvuranın durumunun tutukluluğu boyunca değişmediği ve psikiyatrik tedavi ağının örgütlenme şekli göz önüne alındığında bu bulgu hala geçerlidir (bk. yukarıda §§ 29, 60 ve 106-114). Dava dosyasından ayrıca Almanya’da tedavi olasılığını araştırmak için çaba gösterildiği anlaşılmaktadır (bk. yukarıda § 25). Ancak dosyada bu çabaların sonuçlarına ilişkin herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.
-
Mahkeme ayrıca, bu teşkilatlanmaya ilişkin kısıtlamalara rağmen, CDS’nin başvuran tarafından yıllar boyunca açılan davalar sürecinde Almanca tedaviye duyulan acil ihtiyacı vurgulamasına ve Almanca konuşan psikiyatrist ve terapistlerin görevlendirilmesini tavsiye etmesine kayıtsız kalmamaktadır (bk. yukarıda §§ 18, 23, 25, 26 ve 28).
-
Ancak Mahkemenin, bu tavsiye ve sonuçların esas olarak geçerliliğini yitirdiği sonucuna varması gerekmektedir. Bu nedenle, 13 Ocak 2010 tarihinde, CDS, başvuranın güvenli bir tesiste ya da başka bir yerde uygun bir şekilde tedavi edilebileceğine dair hiçbir umut olmadığını belirtmiştir. 29 Nisan 2010 tarihinde, Adalet Bakanının, başvuranın durumuna müdahale etmesi ve “resmi bir rapor” hazırlaması yönündeki taleplerine yanıt vermediğini kaydetmiştir (bk. yukarıda §§ 28 ve 29). Son olarak, CDS 2014 yılında, Almanca terapinin olmamasının olumlu bir değişim için belirleyici olmadığı fikrini kabul etmek zorunda kalmış gibi görünmekteydi ve yetkililere emir verme veya başvuranla ilişkilerindeki eylemleri veya eksiklikleri nedeniyle onları kınama yetkisine sahip olmadığına karar vermiştir (bk. yukarıda §§ 40 ve 41).
-
Almanca iletişim içeren bir tedavi ancak Eylül 2014’te mümkün olmuştur. Ancak, bu sürenin 2015 yılı sonundan sonraya uzatılmadığı anlaşılmaktadır (bk. yukarıda 44, 51, 53 ve 55).
-
Hükümet, başvuranın sağlık durumundaki ilerleme eksikliğini ve tedavi programındaki başarısızlığı, başvuranın kendi tutumuna ve muzdarip olduğu hastalığın türüne bağlamaktadır; onlara göre, Almanca tedavi sağlanamaması belirleyici faktör değildir.
-
Mahkeme, 2005 tarihli psikiyatri raporunda tavsiye edildiği gibi, söz konusu dönemde Almanca olarak uygulanmış olsaydı tedaviden ne gibi sonuçlar elde edilebileceği konusunda spekülasyon yapmayacaktır (bk. yukarıda § 14). Bu tür bir tedavinin sağlanmadığını belirtmekle yetinmelidir.
-
Başvuranın tutumuyla ilgili olarak, Mahkeme, başvuranın davranışının, durumunda herhangi bir ilerleme kaydedilmesini engelleyecek nitelikte olduğu hususunda ikna olmamıştır. Her ne kadar 2007 yılında herhangi bir tedaviyi reddetmiş olsa da (bk. yukarıda § 21), 2009 yılında şartlı tahliye için yaptığı ikinci başvurusundan bu yana, durumunda bir iyileşme sağlamayı amaçlayan tedbirlere katılma isteğini dile getirdiğini belirtmek gerekmektedir. Bu nedenle, ilgili makamlardan kendisine kendi dilinde tedavi sağlanmasını talep etmiştir (bk. yukarıda §§ 23 ve 27). Mahkeme, bu davada kabul edilen dil sorunu göz önüne alındığında, bu talebin makul ve uygun olduğunu ve psikiyatristler tarafından bu yönde yapılan çok sayıda tavsiyeyi ve başvuranın kişilik bozukluklarını ve bunların yarattığı sorunları anlamadaki yetersizliğini göz önüne alarak, başvuranın davasında ilk bakışta “uygun tedaviye” karşılık geldiğini düşünmektedir (bk. gerekli değişikliklerin yapılması koşuluyla, yukarıda anılan W.D., § 131). Buna göre, başvuranın tedavi ve taburcu olma talepleri dikkate alındığında, başvuran ile sağlık hizmeti sağlayıcıları arasındaki iletişim sorunundan kaynaklanan çıkmazı aşmanın bir yolunu bulmak yetkililerin göreviydi (bk. gerekli değişikliklerin yapılması koşuluyla, yukarıda anılan, Lorenz, § 64).
-
Bu bağlamda, Mahkeme, mevcut davanın koşullarında, başvuranın davasından sorumlu makamların, ruh sağlığı alanında, hasta ile terapisti arasında, her ikisi için de ortak olan bir dilde kurulan diyaloğun oynadığı açık rolü göz ardı etmelerinden, hatta yok saymalarından, endişe duymaktadır. Bu rol 2014 tarihli psikiyatri raporunda vurgulanmıştır (bk. yukarıda § 50) ve başvuranın dilsel ihtiyaçları ulusal makamlar tarafından alınan kararlarda açıkça belirtilmiştir. Yetkili makamların başvurana bu tür bir tedavi görme fırsatı sağlamaması sebebiyle, Mahkeme, özellikle Hükümetin kendisinin böyle bir gelişme olasılığını tamamen yok saymamış olması nedeniyle, başvuranın durumunda olumlu bir değişiklik görme olasılığı bulunmadığı iddiasını kabul etmekte güçlük çekmektedir (bk. yukarıda § 184). Ayrıca, tedavi sağlama yükümlülüğünün, ilgili bireylerin durumunun tedavi edilemez olarak değerlendirilebileceği durumlarda da aynı derecede önemli olduğunu belirtmektedir (bk. yukarıda § 197).
-
Ayrıca Mahkeme, akıl hastalığı olan kişilerin korunmasına yönelik uluslararası belgelerin, zorunlu hapsedilen kişilerin, tutulmanın sağaltıcı amacını yerine getirmek için kişiselleştirilmiş ve uygun tedaviden yararlanabilmeleri ihtiyacına verdiği önemin arttığına dikkat çekmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, 13 Aralık 2006 tarihli Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin akıl hastalığı olan kişilerin insan hakları ve onurunun korunmasına ilişkin REC (2004) 10 sayılı Tavsiye Kararı’na atıfta bulunmaktadır. Mahkeme, zorunlu hapsedilen kişilerin, mümkün olduğu ölçüde, kendilerine sunulan bireyselleştirilmiş tedavi önerileri hakkında gerekli tüm bilgileri almalarını beklemenin doğal olduğunu kabul etmektedir. Bu nedenle Mahkeme, özellikle, bu Tavsiye Kararı’nın açıklayıcı notunun, 7. maddeye ilişkin yorumlarında, tedaviye ilişkin bilgilerin iletilmesinde bir araç olarak dil faktörüne dikkat çektiğini kaydetmektedir. Bu hususun dikkate alınmaması, ilgili kişileri savunmasız bir duruma düşürebilir (bk. yukarıda §§ 116-118).
-
Mahkeme ayrıca, 1 Ekim 2016 tarihinden bu yana yeni Zorunlu Hapsetme Kanunu’nun zorunlu hapsedilen kişilere bir bakım yolu sunma yükümlülüğü getirdiğini kaydetmektedir.
-
Ayrıca Mahkeme, Hükümetin mevcut davadaki durumun De Schepper (yukarıda anılan karar) davasındakine benzer olduğu iddiasını kabul edemez. De Schepper’in ayrıca “sürekli tehlikeli” bir durumda olduğu tespit edilmiştir. Bununla birlikte, uzmanların tavsiyesi üzerine yetkililer, gerekli tedaviyi sağlayabilecek uzman bir kuruma kabul edilmesi amacıyla cezaevinde bir ön tedavi süreci başlatmışlardır. Kendisinin böyle bir kuruma kabul edilmemesinin gerekçeleri, ön tedaviye rağmen durumunda ilerleme kaydedilmemesi ve talebin yapıldığı tarihte, başvurulan kurumların kendisini tedavi etmesinin sağaltım açısından imkânsız olmasıydı. Buna karşın, mevcut davada, Belçika’da başvuranın tehlikelilik derecesine karşılık gelen ve kendisine Almanca terapi sağlanabilecek bir kurum bulunmamasına rağmen, Eylül 2014 ile 2015 sonu arasındaki kısa bir dönem haricinde, başvuran için seçilen tesiste Almanca bilen personel bulunmadığı bahanesiyle, bu tehlikelilik seviyesini azaltmak için herhangi bir tedavi uygulanmadığını belirtmek gerekmektedir.
-
Bu durum, tıbbi ve sosyal koruma makamlarının, başvuranın ilerleme kaydedebilmesi ve topluma yeniden entegre olabilmesi için Almanca psikiyatrik tedavi görmesinin elzem olduğu yönündeki tekrarlanan tespitlerine rağmen, böyle bir tedavinin uygulanması için hiçbir önlem alınmadığı sonucuna varılmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Yaklaşık on üç yıllık bir süre boyunca başvuranın durumuna uyarlanmış bireyselleştirilmiş terapinin sağlanmamasının, başvuranın olumlu değişim potansiyelini -var olduğu varsayılırsa- engelleyen önemli bir ihmal olduğu ancak gözlemlenebilir (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla, yukarıda anılan O.H., § 89). Mahkeme, ilk olarak, hapsetme tedbirinin süresiz niteliğini ve ikinci olarak, başvuranın sağlık durumunu ve serbest bırakılma umudunu sağlayacak uygun psikiyatrik ve psikolojik tedaviyi elde etmek için yaptığı talepleri göz önünde bulundurarak, yetkililer tarafından alınan önlemlerin sağaltıcı tedavi sağlama açısından yetersiz olduğunu düşünmektedir (bk. yukarıda § 226). Hükümet, tedavinin 2014’ten önce başlatılmasındaki gecikmeyi ve 2015’in sonunda tedaviye ara verilmesini haklı çıkarmak için yeterli argüman sunmamıştır. Belçika makamları, başvuranın durumunu düzeltmek için ara sıra adımlar atmıştır, ancak bu çabalar herhangi bir sağaltıcı bakım veya tedavi yolunun ayrılmaz bir parçası değildir. Ayrıca, başvurana tedavi sağlanmaması, Belçika’nın resmi dillerinden biri olan bir dilde iletişim kurabildiği göz önüne alındığında daha da haksız görünmektedir: bu dilin kullanımıyla ilgili bir sorunun üstesinden gelmek bu nedenle gerçekçi görünmemektedir.
-
Sonuç olarak, davanın özel koşullarında, başvuranın sağlık durumuna uygun tedavinin olmaması ve 2004’ün başından Ağustos 2017’ye kadar yetkililerin bu tür bir tedaviyi garanti altına almak için etkili bir eylemde bulunmaması, özgürlükten mahrum bırakmanın amacı ile bu nedenle uygun olarak kabul edilemeyecek bir kurum olan Paifve EDS’de gerçekleştiği koşullar arasındaki bağlantıyı koparma etkisi yaratmıştır.
-
Dolayısıyla, 2004 yılının başından Ağustos 2017’ye kadar zorunlu hapsetme kararının uygulanma şekli nedeniyle 5 § 1 maddesi ihlâl edilmiştir.
(b) Başvuranın Ağustos 2017’den itibaren özgürlüğünden yoksun bırakılması
-
Mahkeme, bu ikinci dönemle ilgili olarak, 5. maddeye uygunluk değerlendirmesinin, 3. madde bağlamında açıklandığı üzere, başvuranın durumunda meydana gelen değişiklikler ışığında yapılması gerektiğini düşünmektedir. Yukarıda yinelenen ve açıklığa kavuşturulan ilkeleri göz önünde bulundurarak, ortaya çıkan temel sorunun, başvurana sunulan tedavilerin, muzdarip olduğu psikolojik rahatsızlıkların tedavisi için bireyselleştirilmiş ve uzmanlaşmış sağaltıcı bir yaklaşım olup olmadığı olduğu kanaatindedir (bk. yukarıda §§ 205‑210).
-
Mahkeme, tarafların Ağustos 2017’de başlayan tedavi dönemine ilişkin görüşlerine ilişkin 3. madde kapsamında yaptığı analize atıfta bulunmaktadır (bk. yukarıda §§ 160-166). Mahkeme, dava dosyasında yer alan bilgilerin, yetkililerin, başvuranın iletişim becerilerine uygun bir dil bağlamında psikiyatrik, psikolojik ve refah tedavisi için bir yapı oluşturarak başvuranın durumunda ilerleme kaydetme isteği gösterdiğini ve bu durumun 3. maddenin gerekliliklerine uygun olduğunu yinelemektedir (bk. yukarıda § 167).
-
Mahkeme, Hükümetin, başvuranın kendi kararlarını verme ehliyetine sahip olduğu göz önünde bulundurulduğunda, iç hukukun başvurana iradesi dışında bir tedavi tedbiri uygulanmasını yasakladığı yönündeki argümanını kabul etmeye hazırdır. Bakanlar Komitesinin Rec (2004) 10 sayılı Tavsiye Kararının 17. maddesine ilişkin açıklayıcı memorandum da zorunlu hapsedilen kişilerin tedavi tekliflerini kabul etmeme hakkını ortaya koymaktadır (bk. yukarıda § 119). Bununla birlikte, başvuranın zorunlu hapsedilmesine neden olan psikolojik rahatsızlıkları olduğu ve bu nedenle, tanım gereği, muhakeme yeteneğinin zayıfladığı da kabul edilmektedir. Mahkeme, bu koşulların, başvuranı, tedavisine rıza gösterme veya göstermeme ehliyetine sahip olsa bile, savunmasız hale getirebileceğini düşünmektedir (aynı kararda; özellikle, Tavsiye Kararının 7. maddesinin 56. bendine ilişkin açıklayıcı nota bakınız). Bu husus göz önünde bulundurulduğunda, yetkililer, başvuranı, mümkün olduğunca, sağlığında iyileşme sağlayabilecek bireyselleştirilmiş bir tıbbi bakım paketine dahil etmeye çalışmakla yükümlüdür. Bu noktada Mahkeme, aynı Tavsiye Kararının 12. maddesine atıfta bulunarak, mümkün olan her durumda, ilgili kişiyle istişare edildikten sonra, bireysel olarak belirlenmiş uygun bir tedavi planının hazırlanmasını tavsiye etmektedir (bk. yukarıda § 118). Bununla birlikte, başvuranın kişisel avukatının veya uygun olduğu hallerde yasal temsilcisinin, başvuranın rıza gösterme ve tedavi planından yararlanma haklarını kullanmasına yardımcı olma konusunda aktif bir rol oynadığı da kabul edilmelidir (özellikle 17. madde, 134. paragraf ile ilgili olarak yukarıda 119. paragrafta Tavsiye Kararının açıklayıcı notuna bakınız).
-
Mahkeme hem kendisi hem de yerel makamlar önünde yasal olarak temsil edilen başvuranın, harici psikolog ile yeniden entegrasyon olasılıklarını değerlendirmekle görevli ekip arasında işbirliğini kabul etmeyi reddetmesine, bu reddin kaçınılmaz olarak durumundan sorumlu olan ilgili makamlar için ciddi bir engel oluşturması nedeniyle önem atfetmektedir.
-
Paifve EDS’ye yerleştirildiği süre boyunca başvuran, bu tesiste sunulan tedaviden değil, Almanca tedavinin yokluğundan şikâyetçi olmuştur. Bu nedenle, yetkililerin, özellikle kendisi ve bakım ekibi arasındaki iletişim zorluklarından kaynaklanan özel unsurları dikkate alarak, kendisine bireyselleştirilmiş bir tedavi programı sunması gerekiyordu. Ancak bu, rıza gösterme ehliyetine sahip olan başvurana tıbbi tedavi dayatmak anlamına gelmemekte, bunun yerine bireysel durumuna uygun bir dizi tedavi ve rehabilitasyon tedbiri önermek anlamına gelmektedir. Mevcut davada Mahkeme, başvuranın muzdarip olduğu rahatsızlıklara karşılık gelen tedaviyi garanti altına almayı amaçlayan Almanca bir dizi faaliyetin Ağustos 2017’den bu yana kendisine önerildiğini not etmektedir. Bunlar arasında Almanca konuşan bir psikiyatrist, psikolog ve sosyal yardım görevlisi bulundurulması da yer almaktadır. Mahkeme, bu tekliflerin, yetkililer tarafından başvuru sahibinin özel talebine verilen bir yanıtı temsil ettiğini düşünmektedir. Mahkeme’nin görüşüne göre, atılan adımlar iletişimi ve güven ilişkisinin kurulmasını kolaylaştıracak niteliktedir. Bu nedenle, incelenen kısa dönem de göz önünde bulundurulduğunda, uygun tedavi için ilk bakışta yeterli olarak kabul edilebilirler. Dolayısıyla, avukatları tarafından desteklenen başvuran, tedavi seçeneğinden yoksun bırakılmamıştır; bu nedenle, bu süre zarfında yerleştirilmesinin sağaltıcı bir amaç gütmediği sonucuna varılamaz (bk. Bakanlar Komitesinin REC (2004) 10 sayılı Tavsiye Kararı’nın açıklayıcı notu, özellikle 17. madde, 133. paragraf ile ilgili olarak, yukarıda § 119).
-
Başvuranın, tedavi edilmediği yönündeki önceki iddialarını sürdürdüğü, ancak şu anda kendisine sunulan olanakları değerlendirmediği görülmektedir. Mahkeme bu bağlamda, zorunlu hapsedilen bir bireyin kişisel avukatının veya yasal temsilcisinin tedavi planının hazırlanmasında yapıcı bir rol oynayabileceğini kaydetmektedir (aynı belgede, 134. paragraf). Ancak, dava dosyasından, başvuranın bir bakım yolu hazırlama konusunda sağlık personeli ile işbirliği yaptığı görülmemektedir. Böyle bir durumda ve Paifve EDS tarafından önerilen tedavinin etkili olmadığını gösteren - örneğin, Almanca konuşan psikiyatristin başvuranla görüşmeyi ve onunla birlikte ihtiyaçları doğrultusunda bir terapi projesi hazırlamayı reddetmesi gibi - bilgilerin yokluğunda ve başvuranın dışarıdan gelen Almanca konuşan psikoloğun kurum içi psikososyal ekiple iletişim kurmasına izin vermeyi reddetmesi göz önüne alındığında, bu aşamada Devletin başvurana uygun tedaviyi sağlamak için gerekli önlemleri almadığı sonucuna varmak zordur. Aksine, önerilen özel tedavinin içeriğini değerlendirmenin kendi görevi olmadığını yineleyerek ve Devletlerin bu alanda sahip olduğu takdir yetkisini göz önünde bulundurarak (bk. yukarıda § 209) Mahkeme, başvuranın konuştuğu dilde topluma yeniden entegrasyonunu hazırlamak amacıyla hem tıbbi hem de refah yönlerini içeren sağaltıcı planın, bu aşamada yetkililer tarafından yeterli önlemlerin alındığını gösterdiği görüşündedir. Aynı nedenlerle, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin REC (2004) 10 sayılı Tavsiye Kararı’nın 12. maddesine uygun olarak, yetkililerin tedavi planını hazırlarken başvurana danışmak ve görüşünü almak için mümkün olduğunca çaba sarf ettiklerini tespit etmektedir (bk. yukarıda §§ 118 ve 246).
-
Dolayısıyla, uygun sağaltıcı bakım sağlama gerekliliğine uygun olarak, yetkililerin çok disiplinli ve -görünüşte- tutarlı bir yaklaşım benimsediği, çeşitli aktörler arasında işbirliğini vurgulamak için çaba sarf ettiği ve başvuranın “bakım yolunun” özel iletişim ihtiyaçlarına ve patolojisine göre uyarlanmasını sağlamaya çalıştığı görülmektedir.
-
Yukarıda belirtilenler ışığında ve başvuranın, temsilcilerinin yardımıyla, sunulan tüm tedaviye ilişkin olarak gösterdiği tutumu özellikle dikkate alarak, Mahkeme, Devlet’in araçlara ilişkin yükümlülüğünün yerine getirildiği sonucuna varmaktadır.
-
Dolayısıyla, yetkililerin başvurana, görünüşte tutarlı ve durumuna uyarlanmış bir tedaviye erişim sağlamak için gösterdikleri önemli çabaları, bu tedavi tedbirlerini uygulama fırsatı buldukları kısa süreyi ve başvuranın bu tedbirlere her zaman açık olmadığı gerçeğini özellikle göz önünde bulundurarak, Mahkeme, şu anda mevcut olan tıbbi tedavinin, başvuranın zorunlu hapsinin tedavi edici amacına uygun olduğu sonucuna varabilmektedir. Mahkemenin görüşüne göre, başvuranın Paifve EDS’de zorunlu olarak tutulduğu bu dönem için, özgürlükten mahrum bırakmanın amacı ile bunun gerçekleştiği koşullar arasında bir bağlantı vardır.
-
Buna göre, Ağustos 2017’den sonraki döneme ilişkin olarak Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi ihlal edilmemiştir.
-
Sonuç
-
Mahkeme, başvuranın 2004 yılının başından Ağustos 2017’ye kadar özgürlüğünden mahrum bırakılmasının, 5 § 1 maddesinin gerektirdiği şekilde, kendisine sağlık durumu için uygun tedaviyi sağlayabilecek uygun bir kurumda gerçekleşmediği sonucuna varmıştır.
-
Buna karşın, Mahkemeye göre ilgili makamlar 18 Temmuz 2017 tarihli Daire kararından gerekli sonuçları çıkarmış ve kapsamlı bir tedavi paketi uygulamaya koymuşlardır; bu da Mahkemenin Ağustos 2017’den bu yana geçen süre bakımından bu hükmün ihlal edilmediği sonucuna varmasına yol açmıştır.
Ancak, yetkililerin, başvuranın iç hukuka göre resmi olarak kendi kararlarını verme ehliyetine sahip kabul edilmesine rağmen, savunmasızlığını ve karar verme yeteneğinin azalmasını göz önünde bulundurarak, tahliye olma şansı sunmak amacıyla orta ve uzun vadede, Sözleşme’nin 5 § 1 (e) maddesinin gerekliliklerine uygun olarak psikiyatrik ve psikolojik tedavi ve refah yardımı da dâhil olmak üzere etkili bakım sağlamak için gerekli tüm girişimlerin yapılmasını sağlamaları gerektiğini vurgulamanın uygun olduğunu düşünmektedir.
V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
- Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
-
Dairenin bulguları
-
Daire önünde, başvuran, uğradığını iddia ettiği maddi ve manevi zarar için 800.000 avro (EUR) talep etmiştir. Ayrıca, yerel mahkemeler ve Mahkeme önünde yaptığı masraf ve harcamalar için tek seferde toplu ödenmek üzere 100.000 avro (EUR) talep etmiştir.
-
Daire, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlaline ilişkin maddi tazminat talebini, tespit edilen ihlâl ile iddia edilen zarar arasında nedensellik bağı bulunmadığına hükmederek reddetmiştir. Ancak, 3. maddenin ihlâlinden kaynaklanan manevi zarar için başvurana 15.000 avro (EUR) ödenmesine karar vermiştir. Masraf ve harcamalara ilişkin olarak, başvuranın, masrafların gerçek olduğunu teyit edecek herhangi bir fatura veya ücret kaydı ya da masraf talebi sunmadığını ya da yargılamalar ve bunlar için harcanan zaman temelinde ücretlerin herhangi bir dökümünü sunmadığını kaydederek, başvuranın taleplerini reddetmiştir.
-
Tarafların Büyük Daire Önündeki Beyanları
-
Başvuran, uğradığını düşündüğü maddi ve manevi zarara ilişkin olarak 800.000 avro talebini yinelemiştir. Özgür olsaydı istihdam edilebileceğini ileri sürmüştür. Ona göre, bu kazanç kaybı, haksız ve yersiz bir şekilde özgürlükten mahrum bırakılmanın sonucu olarak uğranıldığı iddia edilen manevi zararla birlikte değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, başvuran, kendisine ödenecek tazminatın, 16 Haziran 2003 tarihinde Komiteler Dairesi tarafından verilen karardan bu yana gözaltında tutulduğu her gün için tazminat esasına göre hesaplanması gerektiğini düşünmektedir. Gözaltında tutulduğu gün başına 200 avro temelinde, görüşlerini Daireye sunduğu 29 Temmuz 2014 tarihi itibariyle toplam 800.000 avro tutarında bir meblağ hesaplamıştır. Ancak, günlük tutarın ve toplam miktarın belirlenmesini Mahkemenin takdirine bırakmıştır. Son olarak, Mahkemeden, maruz kaldığı zararın etkin olarak tahliye edilene kadar devam edeceğini açıkça belirtmesini talep etmiştir.
-
Hükümet, tazminatların hesaplanmasında, başvuranın Belçika’da haksız gözaltı durumları için öngörülen tazminat sistemini kullandığını kaydetmiştir. Başvuranın zorunlu hapsedilmesine ilişkin kararın hukuka uygun olması nedeniyle, bu karşılaştırmanın mevcut davayla ilgisiz olduğu kanaatine varmıştır. Mahkemenin konuyla ilgili içtihadına atıfta bulunarak, hükmedilecek meblağın 15.000 avroyu aşmaması gerektiğini savunmuşlardır.
-
Büyük Daire değerlendirmesi
-
Mahkeme, mevcut davada, Sözleşme’nin 3. ve 5. maddelerinde tespit edilen ihlal ile başvuran tarafından iddia edilen maddi zarar arasında bir illiyet bağı bulunduğunun gösterilemediği kanaatindedir. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranın bu başlık altındaki taleplerini reddetmektedir.
-
Bununla birlikte, başvuranın, sağlık durumuna uygun bir tedavi uygulanmaksızın zorunlu tutukluluğunun devam etmesi nedeniyle, Sözleşme’nin 3. ve 5 § 1 maddelerini ihlal ederek, şüphesiz manevi zarara uğradığını tespit etmektedir. 41. madde uyarınca hakkaniyet temelinde karar veren Mahkeme, manevi tazminat olarak başvurana 32.500 avro ödenmesine hükmetmiştir.
B. Masraflar ve giderler
-
Daire önünde olduğu gibi, başvuran, herhangi bir destekleyici belge sunmaksızın, yerel mahkemeler ve Mahkeme önünde yaptığı masraf ve harcamalar için tek seferde 100.000 avro talep etmiştir.
-
Hükümet bu talebin reddedilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bir yandan, başvuranın iç hukuktaki yargılamalarda savunması için adli yardım aldığını ve bu nedenle, avukatlık ücretleri de dâhil olmak üzere, bu yargılamaların kendisi için ücretsiz olduğunu vurgulamışlardır. Aynı şekilde, başvuranın söz konusu ücretlerin fiilen ödendiğine dair kanıt sunmadığını; dahası, bu ücretlerin bir kısmının halen devam etmekte olan ve sonucu henüz belli olmayan davalarla ilgili olduğunu ileri sürmüşlerdir.
-
Mahkeme, Daire önündeki yargılamalarda olduğu gibi, başvuranın Büyük Daire önündeki yargılamalar için talep ettiği masrafların gerçek olduğunu ortaya koyacak herhangi bir fatura veya ücret belgesi ya da masraf talebi sunmadığını ve yargılamalar ve bunlar için harcanan zaman temelinde ücretlerin herhangi bir dökümünü sunmadığını kaydetmektedir. Bu yüzden Mahkeme başvuranın talebini reddetmiştir.
C. Gecikme faizi
- Mahkeme, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden hesaplanmasını uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
-
Oy birliğiyle, başvuranın Sözleşme’nin 34. maddesinin amaçları dâhilinde halen “mağdur” olduğunu ileri sürebileceği sonucuna varmış;
-
Bire karşı on altı oyla, 2004 yılının başından Ağustos 2017’ye kadar Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâl edildiğine karar vermiş;
-
Üçe karşı on dört oyla, Ağustos 2017’den bugüne kadar Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâl edilmediğine karar vermiş;
-
Oy birliğiyle, 2004 yılının başından Ağustos 2017’ye kadar Sözleşme’nin 5. maddesinin ihlâl edildiğine karar vermiş;
-
Yediye karşı on oyla, Ağustos 2017’den bugüne kadar Sözleşme’nin 5. maddesinin ihlâl edilmediğine karar vermiş;
-
İkiye karşı on beş oyla,
(a) Davalı Devlet’in üç ay içerisinde başvurana manevi tazminat olarak 32,500 avro (otuz iki bin beş yüz avro) ve yansıtılabilecek her türlü vergiyi ödemesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına karar vermiş;
- Oy birliğiyle, başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce ve Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 31 Ocak 2019 tarihinde İnsan Hakları Binasında Strazburg’da kamuya açık duruşma sırasında verilmiştir.
Françoise Elens-Passos Guido Raimondi
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Sözleşme’nin 45 § 2 ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, bu karara, aşağıda yer alan ayrık görüşler eklenmiştir:
(a) Hâkim Lemmens’in kısmi mutabık görüşü ve kısmi muhalif görüşü;
(b) Hâkim Nußberger’in kısmi muhalif görüşü.
(c) Hâkimler Turković, Dedov, Motoc, Ranzoni, Bošnjak ve Chanturia’nın ortak kısmi muhalif görüşü;
(D) Hâkim Serghides’in kısmi muhalif görüşü.
G.R.
F.E.P
HÂKİM LEMMENS’İN KISMİ MÜTABIK GÖRÜŞÜ VE KISMİ MUHALİF GÖRÜŞÜ
(Tercüme)
- Başvurana verilecek adil tazmin dışında, çoğunluk kararına her açıdan katılıyorum.
Bu görüşte, öncelikle, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlâl edildiğini iddia eden şikâyet hakkındaki fikrimi neden değiştirdiğimi kısaca açıklamak istiyorum: Daire içinde, bu hükmün ihlâl edilmediği yönünde oy kullanırken, Büyük Daire ile birlikte 2004’ün başından Ağustos 2017’ye kadar olan dönemle ilgili olarak bir ihlâl olduğu yönünde oy kullandım.
O halde, başvurana manevi tazminat olarak 32,500 avro ödenmesine ilişkin karara neden karşı oy kullandığımı açıklamak istiyorum.
SÖZLEŞME’NİN 5 § 1 (e) MADDESİ
- Daire, Sözleşme’nin 5 § 1 (e) maddesi kapsamında tutukluluğun yasallığını değerlendirirken, başvuranın tutulduğu kurumun uygun olup olmadığına odaklanmıştır. Paifve sosyal koruma tesisinin, ilke olarak, zorunlu hapsedilmiş kişileri kabul etmeye uygun bir kurum olduğuna (bk. Daire kararının 102. paragrafı) ve sonuç olarak, başvuranın bu kurumda tutulmasının 5 § 1 (e) maddesi kapsamında haklı görülebileceğine karar vermiştir.
Büyük Daire belirgin bir şekilde farklı bir mantık yürütmektedir. Sadece sosyal koruma tesisinin kendi başına uygun bir kurum olup olmadığını incelememiştir. Büyük Daire, Mahkeme içtihadının yıllar içinde geliştiğine dikkat çektikten sonra (bk. mevcut kararın 196-204. paragrafları), uygulanabilir ilkelere açıklık getirmektedir. Özellikle, ruhsal bozukluklardan muzdarip bir kişinin özgürlüğünden mahrum bırakıldığı durumlarda, bu tedbirin yalnızca koruma gibi sosyal bir işlevi olmadığını, aynı zamanda tedavi edici bir işlevi de olduğunu kabul etmektedir (bk. kararın 205 ve 210. paragrafları). Daha sonra, bu ikinci işlevden, zorunlu hapsedilen bir bireyin, gerçek sağaltıcı önlemlerin eşlik ettiği uygun bir tıbbi ortama sahip olma hakkına sahip olduğu (bk. kararın 208. paragrafı) ve terapinin yokluğunda, herhangi bir tahliye olasılığının hayali hale geldiği (bk. kararın 210. paragrafı) sonucunun çıktığını belirtmektedir.
Mahkeme, yakın tarihli bir Büyük Daire kararında da benzer sonuçlara ulaşmıştır (bk. Ilnseher/Almanya [BD], no. 10211/12 ve 27505/14, §§ 165 ve 168, 4 Aralık 2018). İlkelerin bu şekilde geliştirilmesine tamamen katılıyorum. Bu nedenle, “uygun ve bireyselleştirilmiş tedavinin ‘uygun kurum’ kavramının önemli bir parçası olduğu” şeklindeki yoruma katılıyorum (bk. mevcut kararın 210. paragrafı).
- Ayrıca Büyük Daire önündeki tartışmaların, Daire önündeki tartışmalardan biraz daha geniş kapsamlı olduğunu vurgulamak isterim.
Daire esasen başvuranın anladığı bir dilde tedavi göremediği tespitinden yola çıkmış olsa da (bk. özellikle Daire kararının 97. paragrafında başvuranın argümanları), Büyük Daire gerekçesini başvuranın bireyselleştirilmiş terapi almadığı tespitine dayandırmıştır. Dolayısıyla, ilgili makamların kendisine Almanca tedavi sunamamış olması, artık söz konusu olan tek sorun olarak değil, daha temel bir başka sorunu gizleyen bir sorun olarak değerlendirilmiştir.
- Büyük Daire’nin mevcut davayı yeniden incelemesi, meselelerin açıklığa kavuşturulmasını ve başvurunun daha geniş bir bağlamda değerlendirilmesini sağlamıştır. Sıklıkla olduğu gibi, Daire tarafından verilen karar, söz konusu ilkeler ve bunların bu davadaki uygulamaları üzerinde düşünme fırsatı sağlamıştır.
Bu koşullar altında, Daire’nin davayı incelemesi sırasında benimsediğim tutumdan farklı bir tutum benimsemekte zorlanmadım.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİ
- Sözleşme’nin 3. ve 5 § 1 maddelerinin ihlâl edildiğine karar veren çoğunluk, başvurana manevi tazminat olarak 32.500 avro ödenmesine hükmetmiştir.
Büyük Daire bunu yaparken, Mahkemenin Belçika’da akıl hastalıklarından muzdarip bireylerin zorunlu hapsine ilişkin Daire kararlarında izlediği içtihattan ayrılmaktadır. Mahkeme, yalnızca Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlâl edildiğini tespit ettiği davalarda, Sözleşme ile bağdaşmayan özgürlükten yoksun bırakma süresine bakılmaksızın, 15.000 avro tutarında bir meblağa hükmetmenin uygun olduğuna karar vermiştir[1]. Mevcut davada olduğu gibi, 3. ve 5 § 1 maddelerinin ihlâl edildiğine karar verdiği durumlarda, 16.000 avro ödenmesine hükmetmiştir[2].
Başvuran, bu diğer davalardaki başvuranlardan daha ciddi bir durumda değildir. Aksine, kendisi bir sosyal koruma tesisinde tutulurken, diğer başvuranlar bir cezaevinin psikiyatri koğuşunda tutulmaktaydı.
Mevcut kararda, başvurana, diğer başvuranlara verilen meblağlara kıyasla aşırı bir meblağ verildiğini düşünüyorum. Kanaatimce, benzer durumdaki mağdurlar arasında eşitliğin korunması tercih edilebilirdi.
HÂKİM NUSSBERGER’İN KISMİ AYRIK GÖRÜŞÜ
-
Mevcut dava, oldukça eşsiz bir bağlamda özel bir insan hakları sorunu ortaya koymaktadır. Başvuran, kendisini hareketlerini kontrol edemez hale getiren ağır bir zihinsel bozukluk nedeniyle tutuklu bulunmaktadır. Dilsel bir azınlığın üyesi olan bu kişi, anlayabildiği tek dilde, yani 10,5 milyon nüfusa sahip Belçika’da sadece 76.000 kişi tarafından konuşulan ve Belçika’nın resmi dili olan Almanca dilinde psikiyatrik tedavi talep etmektedir.[3] Birden fazla resmi dili olan (İsviçre veya Lüksemburg gibi) Sözleşme’ye Taraf Devletlerin sadece birkaçında benzer sorunlar ortaya çıkacak olsa da, Büyük Daire’nin Devletin akıl hastalığı olan tutuklulara karşı yükümlülükleri ve Sözleşme’nin 3. ve 5. maddeleri temelinde ilgili haklarına ilişkin yorumunun sonuçları önemlidir. Büyük Daire, mevcut kararında içtihadını geliştirirken iki önemli adım atmaktadır. İlk olarak, başvuran tarafından konuşulan dilde psikiyatrik tedavinin reddedilmesini 3. maddenin ihlâli olarak yorumlamakta, ancak buna karşılık gelen bir hakkın varlığını kabul etmemektedir. İkinci olarak, 5. madde kapsamında özgürlükten yoksun bırakmanın “hukuka uygunluğu” kavramını daha da geliştirmekte ve uygun tedavi hakkını da içermektedir.
-
Sözleşme’nin 5 § 1 (e) maddesinin rafine yorumuna katılmakla birlikte, çoğunluğun 3. maddenin ihlâl edildiği yönündeki tespitini eleştiriyorum, çünkü -çoğunluğun güvencelerine rağmen- bu, mevcut kaynaklardan bağımsız olarak belirli bir dilde psikiyatrik tedavi için (yeni) bir hak yaratmaktadır. Benim görüşüme göre, 3. maddenin yüksek olan eşiği karşılanmamıştır. Bu nedenle, 2004 yılının başından Ağustos 2017’ye kadar olan dönemle ilgili olarak Sözleşme’nin 5. maddesinin ihlâl edildiğine karar verilmesi yönünde oy kullanırken, aynı dönemle ilgili olarak Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâl edildiğine karar verilmesine karşı oy kullandım.
-
Görüşümü açıklamadan önce, bana göre davanın özünün, dilsel bir azınlığa mensup bir kişinin ayrımcılığa uğraması olduğunu vurgulamak isterim. Çoğunluk dillerini konuşanlara yeterli tedavi sağlanırken ve topluma yeniden entegre olmalarına yardımcı olmak için gerekli terapi sağlanırken, bu tür bir muamele başvuru sahibinden esirgenmektedir. Bu nedenle, Sözleşme’nin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 5. maddenin ihlâl edildiğine karar vermek daha ikna edici olurdu.[4] Başvuranın, Belçika’daki dilsel çoğunluklardan birine mensup olanlardan farklı muamele gördüğü açıktır. Ayrıca, azınlık dilinin davalı Devletin resmi dili olması nedeniyle, böyle bir farklılığın hiçbir haklı gerekçesi olamayacağı da açıktır.
-
Ancak, bu yol ne başvuran ne de Daire veya Büyük Daire tarafından seçilmiştir. Sonuç olarak, ayrımcılık konusu yeterince ele alınamamaktadır.
-
Çoğunluğun yaklaşımı en başından çelişkili görünmektedir. Bir yandan, belirli bir dilde psikiyatrik tedavi hakkının varlığını reddetmektedir: “... bir hastanın, Devletin resmi dili olsa bile, kendi dilini konuşan personel tarafından tedavi edilme olasılığı, özellikle özgürlüklerinden mahrum bırakılan bireylere uygun bakımın sağlanması bakımından, 3. maddede veya başka bir Sözleşme hükmünde yer alan hakkın yerleşik bir unsuru değildir” (bk. kararın 151. paragrafı). Öte yandan, “dil engelinin, başvuranın normalde mevcut olan tedaviye etkili bir şekilde erişimini sınırlayan tek faktör olduğunu” ileri sürerek Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlâl edildiğine karar vermiştir (bk. 153. paragraf). Ancak, belirli bir tedavi sağlanmadığı için 3. maddenin ihlâl edildiği tespit edilirse, böyle bir tedavi hakkının mevcut olmadığı nasıl iddia edilebilir?[5]
-
Sözleşme, belirli bir dilin kullanımıyla bağlantılı sadece birkaç açık hak içermektedir. Madde 5 § 2 uyarınca, “yakalanan her kişiye, yakalanma nedenlerinin ve kendisine yöneltilen her türlü suçlamanın en kısa sürede ve anladığı bir dilde bildirilmesi zorunludur.” Adil yargılanma hakkı, “mahkemede kullanılan dili anlamıyor ya da konuşamıyor ise, bir çevirmenin yardımından ücretsiz olarak yararlanmak” hakkını da içermektedir (Madde 6 § 3 (e)). Kişinin anlayabileceği bir dilde psikiyatrik tedavi hakkı talep etmesi, bu iki hükmün gerektirdiğinin çok ötesine geçmektedir. Belirli bir dilde tıbbi amaçlı iletişim, tek seferlik değil uzun vadeli olarak kurulmalıdır. Bu nedenle mutlaka önemli miktarda kaynak gerektirecektir.
-
Ancak, dil engelleri dikkate alınmadığı takdirde, akıl hastası tutukluların psikiyatrik tedavi görme hakkının -Mahkemenin ünlü formülünü kullanırsak- “teorik ve hayali” olacağı doğrudur. Dolayısıyla, çoğunluk “3. madde ile bağlantılı olarak psikiyatrik tedavi alanında, tamamen dilsel unsurun uygun tedavinin mevcudiyeti veya uygulanması konusunda belirleyici olabileceğini kabul etmektedir...” (bk. 151. paragraf). Bu ifade temkinli olsa da (“olabileceğini”) ve “iletişim eksikliğini telafi etmeyi mümkün kılacak” “diğer faktörlerden” bahsedilse de (aynı karar), hangi diğer faktörlerin ilgili olabileceği ve hangi koşullar altında dil unsurunun belirleyici olmayacağı açıklanmamıştır.
-
Bu nedenle, benim görüşüme göre, çoğunluğun böyle bir hakkın bulunmadığı fikrine lafta katılması yararlı değildir. Daha ziyade, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında böyle bir hakkın ön koşullarını ve sınırlarını net bir şekilde ortaya koymak gerekmektedir.
-
3. madde, insan onurunu koruyan mutlak bir haktır. Tutukluların durumuyla ilgili iki içtihat çizgisi vardır: bir yanda “insani cezaevi koşulları” ile ilgili içtihat,[6] diğer yanda “umut hakkı” ile ilgili içtihat.[7] Yeterli psikiyatrik tedavi hakkı her ikisiyle de bağlantılıdır. Bir tutuklunun sağlığını ve refahını yeterince güvence altına almak amacıyla, gerekli olduğu ölçüde, insani cezaevi koşullarının bir unsuru olarak görülebilir. Aynı zamanda, tahliye için bir ön koşul olabilir. Akli dengesi yerinde olmayan bir tutuklunun yeterli tedaviden mahrum bırakılması, şartlı tahliye imkânı olmaksızın ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasına benzer bir durum olarak değerlendirilebilir.
-
Ancak Mahkeme şimdiye kadar -birkaç istisna dışında[8]- akıl hastasından muzdarip tutukluların tutukluluk koşullarının yeterliliğini Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında değerlendirmiştir.[9] Benim görüşüme göre, bu içtihat yeterliydi. Bu nedenle, 3. madde yalnızca gerçekten istisnai durumlarda devreye girmelidir. İnsanlık dışı ve aşağılayıcı muamelenin, Sözleşme’nin 5. maddesinin herhangi bir ihlâlinde mevcut olması gerekmeyen, açıkça tanımlanabilir bir unsuru olmalıdır, aksi takdirde bu iki hüküm kapsamında sunulan koruma arasındaki farklar bulanıklaşır.
-
Mevcut davada böyle bir ek unsur bulunmamaktadır. Tek sorun, sağlık personelinin gerekli dil becerilerine sahip olmamasıdır. Tek başına “doğru” dilde terapi yapılmaması -terapi ortamının yeterli olduğu durumlarda[10]- kanımca 3. maddenin ihlâl edildiğine karar vermek için yeterli olamaz (5. maddenin ihlâline ek olarak). Yetkililerin bir soruna çözüm bulmak için defalarca uğraştığı ancak kontrolleri dışındaki zorluklarla karşılaştığı bir davada, 3. maddenin (yüksek) eşiği karşılanmamaktadır. Bu bir “umutsuz senaryo” değildi ve “aşağılayıcı” tanımlamasını hak edecek bir tedavi de uygulanmamıştır.[11]
-
Mevcut dava, Almancanın Belçika’daki resmi dillerden biri olması ve bu nedenle yetkililerin Almanca tedavi sağlama yükümlülüğünü kabul etmeleri bakımından özeldir. Bununla birlikte, bir dilin statüsü (resmi dil veya korunan bir azınlık dili olarak), 3. madde gibi mutlak bir hak bağlamında dikkate alınması gereken bir faktör olamaz; önemli olan ilgili kişinin çektiği acıdır.[12] Başvuru sahibi Svahili ya da Peştuca konuşuyor olsaydı da çözümün aynı olması gerekirdi.
-
Dolayısıyla, mevcut davada 3. maddenin ihlâl edildiğinin tespit edilmesi iki açıdan “tehlikelidir”. Sınırlı bir yorum -hakkın ilgili Devletin resmi dilini konuşanlarla sınırlandırılması- 3. maddenin mutlak karakteriyle pek bağdaşmamaktadır ve bu maddeyi zayıflattığı düşünülebilir. Aksine, kapsamlı bir yorum, akıl hastası tutukluların anlayabilecekleri bir dilde muamele görmeleri için yeni bir hak yaratacaktır. Böyle bir hak, üye devletler bunu uygulamak için yeterli tıbbi personel ve kaynaktan yoksun olduğu sürece sadece “kâğıt üzerinde” kalabilir.
HÂKİMLER TURKOVIĆ, DEDOV, MOTOC, RANZONI, BOŠNJAK VE CHANTURIA’NIN MÜŞTEREK KISMİ AYRIK GÖRÜŞÜ
(Tercüme)
I. Giriş
-
Sözleşme’nin 3. maddesinin 2004 yılı başından Ağustos 2017’ye kadar olan dönem bakımından ihlâl edildiği tespitine (Hâkim Dedov ve Chanturia sonraki dönem bakımından da 3. maddenin ihlâl edildiği yönünde oy kullanmışlardır) ve aynı şekilde başvuranın 2004 yılı başından Ağustos 2017’ye kadar özgürlüğünden mahrum bırakılması bakımından 5. maddenin ihlâl edildiği tespitine katılıyoruz. Çoğunluk ile olan anlaşmazlığımız, Ağustos 2017’den sonraki döneme ilişkin olarak Sözleşme’nin 5. maddesinin ihlâl edilmediği yönündeki tespitle ilgilidir (bk. yürürlükteki hükümlerin 5. maddesi).
-
Mevcut davanın konusu olaylar aşağıdaki gibi özetlenebilir. Belçika’da Almanca konuşan azınlığa mensup olan başvuran, 1997 yılında hırsızlık ve cinsel saldırı suçlarından mahkûm olmuştur. Hapis cezalarının 20 Şubat 2004 tarihinde sona ermesi gerekiyordu. Diğerlerinin yanı sıra, psikiyatrik bir rapora ve başvuranın tehlikeliliğine ve zihinsel bozukluklarına atıfta bulunan zorunlu hapsetme kararlarına dayanarak, 21 Ocak 2004 tarihinde Belçika’nın Fransızca konuşulan bölgesinde bulunan Paifve sosyal koruma tesisine (“Paifve EDS”) kabul edilmiştir. Bununla birlikte, takip eden dönemde, Almanca konuşan uzmanların eksikliğinin sağlık personeli ile başvuranın iletişim kurmasını imkânsız hale getirdiği gerekçesiyle, tedavi edici bakım tamamen başarısız olmuştur. Özellikle, başvurana herhangi bir psikiyatrik tedavi sağlanmamıştır. Yetkililer, sadece Ağustos 2017’den itibaren, bu davadaki Daire kararının ardından, başvuranın çeşitli tedavi biçimlerinden yararlanmasını sağlamayı amaçlayan bazı tedbirler almıştır.
-
Büyük Daire kararında belirtilen uygulanabilir ilkelere, özellikle de akli dengesi yerinde olmayan kişilerin özgürlüğünden mahrum bırakılmasına ilişkin genel ilkelere (bk. 190-193. paragraflar), akıl hastalığından muzdarip kişilerin barındırılması için tahsis edilen tesislerin “uygunluğu” kavramının yorumlanmasına (bk. 194-204. paragraflar) ve içtihat ilkelerinin iyileştirilmesine ve bazı çekincelerle birlikte, yetkililerin tedavi sağlama yükümlülüğünün anlamının açıklığa kavuşturulmasına (bk. 205-211. paragraflar) katılıyoruz.
-
Bu ilkeler, mevcut davada, başvuranın Ağustos 2017’ye kadar özgürlüğünden mahrum bırakılmasına ilişkin olarak doğru bir şekilde uygulanmıştır (bk. 215-243. paragraflar). Bu dönemle ilgili olarak, çoğunluk haklı olarak şu sonuca varmıştır: “Tıbbi ve sosyal koruma makamlarının, başvuranın ilerleme kaydedebilmesi ve topluma yeniden entegre olabilmesi için Almanca psikiyatrik tedavi görmesinin elzem olduğu yönündeki tekrarlanan tespitlerine rağmen, böyle bir tedavinin uygulanması için hiçbir önlem alınmamıştır... Belçika makamları, başvuranın durumunu düzeltmek için ara sıra adımlar atmıştır, ancak bu çabalar herhangi bir sağaltıcı bakım veya tedavi yolunun ayrılmaz bir parçası değildir” (bk. 241. paragraf). Sonuç olarak, 2004 ile Ağustos 2017 arasında, başvuranın özgürlüğünden mahrum bırakılmasının amacı ile Paifve EDS’de gerçekleştiği koşullar arasındaki bağlantı kopmuştur ve bu noktada hemfikiriz.
-
Buna karşın, 255. paragrafta çoğunluk tarafından varılan sonuca katılmıyoruz. Ağustos 2017’den bu yana ilgili makamlar tarafından alınan tedbirlerin yeterli olmadığını ve yetkililerin, Mahkemenin bu döneme ilişkin olarak 5. maddenin ihlâl edilmediği sonucuna varmasını sağlayacak kapsamlı bir tedavi planını uygulamaya koymadıklarını düşünüyoruz. Görüşümüzü şu şekilde gerekçelendirebiliriz.
II. Ağustos 2017’de başlayan döneme ilişkin 5 § 1 maddesi kapsamında değerlendirme
- Daire tarafından mevcut davada 18 Temmuz 2017 tarihinde verilen kararın ardından, Hükümet tarafından sunulan kronolojik tedavi özetine göre, yetkililerin aşağıdaki tedbirleri aldığı iddia edilmektedir (bk. 67-74. paragraflar):
2017 yılının sonunda, Paifve EDS’deki kurum içi psikiyatristle yapılan bir telefon görüşmesinde, Almanca konuşan kurum dışı bir psikiyatrist “müsait olduğunu” yinelemiştir; ancak daha sonra başvuranla şahsen görüşmek için Paifve tesisini hiç ziyaret etmemiştir ve başvurana hiçbir zaman bir terapi programı teklif edilmemiştir;
Nisan 2018’e kadar başvuran, kurum dışından Almanca konuşan bir psikologla aylık görüşmeler yapmıştır;
Kasım 2017’de Almanca konuşan bir sosyal yardım asistanı Paifve EDS’deki görevine geri dönmüş ve daha sonra başvuranla ayda birkaç kez görüşmüştür;
Almanca konuşan bir psikiyatri hemşiresi başvuranla görüşmüştür; herhangi bir sıklık belirtilmemiştir;
Başvuran ayda bir kez pratisyen hekime görünebilmiştir;
25 Kasım 2017 tarihinde, başvuranın ve bir tercümanın katılımıyla, bakım ekibi multidisipliner bir toplantı gerçekleştirmiştir.
- Ancak, 5 Eylül 2005 tarihli psikiyatrik değerlendirmede (bk. kararın 14. paragrafı) aşağıdaki ifadeler yer almaktadır:
“... [Başvuranın] öncelikle paranoyak psikoza odaklanan bir tedaviye ihtiyacı vardır. Burada terapi, psikofarmakolojik ve psikoterapötik düzeyde eş zamanlı olarak yürütülmelidir. .... Birkaç yıl boyunca uzun süreli tedavi gereklidir. Psikoterapi, kronik psikoz tedavisinde uzmanlaşmış terapistler tarafından, mevcut durumda destek toplantıları ve psiko-eğitimsel ve pedagojik yönleriyle birlikte yürütülmelidir. Bu bağlamda, terapilerin paralel olarak uygulanması esastır; yani psikotrop ilaçların hastayı psikoterapiye hazırlamaya yardımcı olması ve psikolojik seansların da hastanın psikotrop ilaçlara yanıt vermesini sağlaması.
.... Bu nedenle tedaviye güvenli bir kurumda başlanmalıdır; daha sonra açık bir birimde tedavi öngörülmeden önce uzun süreli bir kurumun kapalı biriminde tedavi mümkün olabilir. Başvuru sahibinin [tedavi yerinin] değiştirilebilmesi için gerekli seviyeye ulaştığının bir psikiyatri uzmanı tarafından teyit edilmesi gerekmektedir.”
-
Bu bilirkişi raporunun 2017’deki duruma ilişkin geçerliliği hiçbir zaman reddedilmemiş ve yetkililer yeni bir rapor talep etmemiştir. Sonuç olarak, 2005 raporunda belirtildiği üzere, başvuranın tedavisine ilişkin gereklilikler, özgürlüğünden mahrum bırakıldığı süre boyunca geçerliliğini korumuştur. Ayrıca, yıllar içinde alınan diğer bazı tıbbi raporlar da psikoterapötik tedaviye ihtiyacı olduğunu doğrulamıştır.
-
Ağustos 2017’den bu yana, yetkililerin bu raporda tavsiye edildiği gibi psikofarmakolojik ve psikoterapötik düzeyde harekete geçmedikleri, başvuranı psikoterapiye hazırlamayı mümkün kılacak psikotropik ilaçlarla tedavi etmedikleri ve kendisine psiko-eğitim desteği sağlamadıkları gözlemlenmelidir. Ayrıca, ki bu bize göre çok önemli, bugüne kadar hiçbir bireyselleştirilmiş bakım planı hazırlanmamış ve uygulanmamıştır. Yetkililer Ağustos 2017’den bu yana bazı tedbirler almış olsalar da gerçek bir tedavi planı hazırlamamışlardır. Uygulanan tedbirler, başvuru sahibinin durumunun ve ihtiyaçlarının genel bir değerlendirmesinden ziyade, bir tür “yamalı bohça” izlenimi yaratmaktadır. Belirli ve bireyselleştirilmiş bir bakım yolunun hazırlanmasını ve uygulanmasını gerektiren tutarlı bir multidisipliner yaklaşım bulunmamaktadır.
-
Blokhin/Rusya kararında ([BD], no. 47152/06, § 137, 23 Mart 2016; ayrıca bk. mevcut kararın 146. paragrafı) Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca aşağıdaki şekilde karar vermiştir (vurgular eklenmiştir):
“Bu bağlamda, tıbbi yardımın “yeterliliği” belirlenmesi en zor unsur olmaya devam etmektedir. Mahkeme, bir tutuklunun sadece bir doktor tarafından görülmesinin ve belirli bir tedavi şeklinin reçete edilmesinin, otomatik olarak tıbbi yardımın yeterli olduğu sonucuna varılmasına yol açamayacağını yineler ... Yetkililer ayrıca gözaltında tutulan kişinin sağlık durumu ve gözaltındayken gördüğü tedaviyle ilgili kapsamlı bir kayıt tutulmasını, teşhis ve bakımın hızlı ve doğru bir şekilde yapılmasını ve tıbbi bir durumun doğası gereği gerekli olduğu hallerde gözetimin düzenli ve sistematik olmasını ve gözaltında tutulan kişinin sağlık sorunlarını semptomatik temelde ele almak yerine yeterli şekilde tedavi etmeyi veya ağırlaşmasını önlemeyi amaçlayan kapsamlı bir tedavi stratejisi içermesini sağlamalıdır .... Yetkililer ayrıca, öngörülen tedavinin fiilen uygulanabilmesi için gerekli koşulların yaratıldığını da göstermelidir..."
- Ayrıca, Murray/Hollanda ([GC], no. 10511/10, § 106, 26 Nisan 2016) davasında verdiği kararda Mahkeme şu ifadelere yer vermiştir (vurgu eklenmiştir):
“Bu tür tutukluların muayene edilmesi ve teşhis konulması yeterli değildir; bunun yerine, teşhis edilen sorun için uygun tedavinin ve uygun tıbbi gözetimin de sağlanması gerekmektedir.”
- İlke olarak, bu gereklilikler, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında, özgürlüğünden mahrum bırakılan akıl hastası bir kişiye yönelik muamelenin değerlendirilmesinde de geçerlidir. Örneğin, 208-209. paragraflarda çoğunluğun belirttiği tam olarak budur:
“208. ... mevcut içtihat, uygun terapinin uygulanmasının, özgürlükten yoksun bırakmanın “hukuka uygunluğu” şeklindeki daha geniş kavram bağlamında bir gereklilik haline geldiğini açıkça göstermektedir. Akıl hastalarının tutulmasının, özellikle ve mümkün olduğu ölçüde, akıl sağlığı durumlarını iyileştirmeyi veya hafifletmeyi amaçlayan ve uygun olduğu hallerde, tehlike durumlarını azaltmayı veya kontrol altına almayı da kapsayan sağaltıcı bir amacı olmalıdır. Mahkeme, bu kişilerin hangi tesise yerleştirildiklerine bakılmaksızın, nihai tahliyelerine hazırlanmaları amacıyla gerçek tedavi tedbirlerinin sunulduğu uygun bir tıbbi ortamın sağlanması hakkına sahip olduklarını vurgulamıştır ...
209. Sağlanan tedavinin kapsamına ilişkin olarak Mahkeme, bu kategorideki tutuklular için gerekli bakım düzeyinin temel bakımın ötesine geçmesi gerektiğini düşünmektedir. Sadece sağlık çalışanlarına erişim, konsültasyon ve ilaç sağlanması, bir tedavinin uygun ve dolayısıyla 5. madde kapsamında tatmin edici olarak kabul edilmesi için yeterli değildir.”
-
Bu değerlendirmelere tamamen katılıyoruz, ancak ne yazık ki çoğunluk bunları mevcut davada uygulamamıştır. Yetkililerin kapsamlı bir sağaltıcı strateji veya başka bir deyişle, özgürlüğünden mahrum bırakılmış bir hastanın durumuna ve özel ihtiyaçlarına uyarlanmış bir sağaltıcı tedavi planı hazırlama ve uygulama yükümlülüğünden zımnen vazgeçmiştir.
-
Bu tür bir tedavi planının uygulanması ihtiyacı, diğer hususların yanı sıra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin üye devletlere yönelik, ruhsal bozukluğu olan kişilerin insan hakları ve onurlarının korunmasına ilişkin Rec (2004) 10 sayılı Tavsiye Kararı’na da tekabül etmektedir (bk. kararın 118. paragrafı). Her ne kadar bu Tavsiye Kararı’nın “yumuşak hukuk” olarak adlandırılan hukuka ait olduğunu ve bu tür bir hukuku “sert hukuka” (yani bağlayıcı hukuka) dönüştürmenin Mahkemenin görevi olmadığını bilsek de Mahkemenin içtihadına benzer bir duruş sergileyen bu Tavsiye Kararı’nın 12 § 1 maddesine atıfta bulunmanın faydalı olacağını düşünüyoruz. Bu paragraf aşağıdaki gibidir (vurgular eklenmiştir):
“Ruhsal bozukluğu olan kişiler, yeterli niteliklere sahip personel tarafından ve bireysel olarak belirlenmiş uygun bir tedavi planı temelinde tedavi ve bakım almalıdır...”
- Bu Tavsiye Kararı’nın açıklayıcı notu, 12. madde ile ilgili olarak, böyle bir tedavi planının gerekliliklerini ortaya koymaktadır (bk. kararın 119. paragrafı):
“Bir kişi ruhsal bozukluğunun tedavisi için bir tesise yerleştirildiğinde, tedavi planı daha karmaşık olacaktır. .... Avrupa İşkenceyi ve İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele ve Cezayı Önleme Komitesi (“AİÖK”), istemsiz yerleştirme bağlamında, bir tedavi planının içermesi gerektiğini düşündüğü unsurların altını çizmiştir. Bu tür unsurlar gönüllü yerleştirmelerle de ilgilidir; bu nedenle bir tedavi planı, uygun olan yerlerde dâhil olmak üzere çok çeşitli sağaltıcı ve rehabilite edici faaliyetler içermelidir:
-
Farmakoterapi;
-
İş ve uğraşı terapisi;
-
Grup terapisi;
-
Bireysel psikoterapi;
-
Kişisel hijyen, alışveriş, yemek pişirme ve kamu hizmetlerinin kullanımı gibi günlük yaşamla ilgili rehabilite edici faaliyetler;
-
Sanat ve drama;
-
Müzik ve spor.”
-
Çoğunluk bu Tavsiye Kararı’na ve bir tedavi planı hazırlama ihtiyacına da atıfta bulunsa da (bk. 246 ve 249. paragraflar), “uygun ve bireyselleştirilmiş tedavi”, “bireyselleştirilmiş bir programın uygulanıp uygulanmadığı” (bk. 209. paragraf), “bireyselleştirilmiş tedavi önerileri” (bk. 238. paragraf), “sağaltıcı bakım” (bk. 241. paragraf), “tedavi yolu” (bk. 241, 249. ve 250. paragraflar) veya “sağaltıcı proje” (bk. 249. paragraf) gibi daha esnek ve daha az spesifik terimler kullanarak bu kavramı önemli ölçüde sulandırmakta ve sonuç olarak yetkililer üzerindeki yükümlülükleri azaltmaktadır (bk. 205. paragraf). Bu hiçbir şekilde gerçek bir tedavi planına veya zorunlu hapsedilen bir hastanın durumuna ve ihtiyaçlarına uyarlanmış genel bir tedavi stratejisine karşılık gelmez.
-
Ayrıca, “terapinin”, bir “tedavi planının” parçası olup olmadığına bakılmaksızın, ilke olarak yeterli olduğu varsayılsa bile, mevcut davada yetkililer bu yükümlülüğü bile yerine getirmemiştir. Çoğunluk, karardaki kısmen çelişkili bulgularıyla bunu kendisi de göstermektedir. Örneğin, Ağustos 2017’de başlayan dönemle ilgili olarak 3. maddenin ihlâl edilmediği sonucuna varan Mahkeme, Hükümetin “bireyselleştirilmiş ve uygun tedavi edici bakım temelinde, belirtilen tıbbi desteği gecikmeksizin uygulamaya koymak için gerekli tüm adımları atma” yükümlülüğünden muaf tutulmadığını vurgulamaktadır (bk. 168. paragraf). Bu, söz konusu “tedavi edici bakımın” henüz sağlanmadığını ifade etmekle eşdeğerdir. Aynı şekilde, Ağustos 2017’de başlayan dönemle ilgili olarak 5. maddenin ihlâl edilmediği sonucuna varan çoğunluk, “ yetkililerin, başvuranın iç hukuka göre resmi olarak kendi kararlarını verme ehliyetine sahip kabul edilmesine rağmen, savunmasızlığını ve karar verme yeteneğinin azalmasını göz önünde bulundurarak, tahliye olma şansı sunmak amacıyla orta ve uzun vadede, psikiyatrik ve psikolojik tedavi ve refah yardımı da dâhil olmak üzere etkili bakım sağlamak için gerekli tüm girişimlerin yapılmasını sağlamaları gerektiğini vurgulamanın uygun olduğunu düşünmektedir” (bk. 255. paragraf; vurgu eklenmiştir). Bu ancak bugüne kadar başvuran için bu “etkili” bakımın sağlanmadığı şeklinde yorumlanabilir.
-
Bu koşullarda, yetkililerin, psikofarmakolojik ve psikoterapötik düzeyde kapsamlı bir strateji uygulanmadan, gerekli psikolojik eğitim verilmeden ve bireyselleştirilmiş bir bakım planı olmadan, başvuranın psikiyatri uzmanının raporuyla uyumlu bir tedavi görmesini sağlamadığı durumlarda, Devletin yükümlülüklerini yerine getirdiği söylenemez. Ağustos 2017’den önce tedavi seviyesi hiç yokken, daha sonra temel bakımın ötesine geçmemiştir. Bu bağlamda, çoğunluk, kendisinin de yinelediği ve kararın 209. paragrafında dikkat çektiği ilkeleri bile uygulamamaktadır; yani, “[s]adece sağlık çalışanlarına erişim, konsültasyon ve ilaç sağlanması, bir tedavinin uygun ve dolayısıyla 5. madde kapsamında tatmin edici olarak kabul edilmesi için yeterli değildir”.
-
Bu bağlamda, çoğunluk, başvuranın “bakım yolunun çizilmesinde” sağlık personeli ile işbirliği yapmadığını vurgulamaktadır (bk. 249. paragraf). Ancak kanaatimizce, hastanın durumuna ve ihtiyaçlarına uygun ve uyarlanmış böyle bir tedavi edici bakım yolu, kısacası bir tedavi planı hazırlama yükümlülüğü, akıl hastalığından muzdarip olan ve özgürlüğünden mahrum bırakılan kişiye değil, yetkililere aittir. Kuşkusuz, hastanın uygulamaya katkıda bulunması ve yetkililerle işbirliği yapması arzu edilen bir durumdur, ancak durumun böyle olmadığı hallerde, yetkililerin gerçek bir tedavi paketi hazırlama ve hastayı bu tür bir kişiselleştirilmiş tıbbi programı takip etmeye teşvik etme yükümlülüğü yine de devam etmektedir (bu bağlamda bk. kararın 203-4. paragraflarında atıfta bulunulan içtihat). Hastanın işbirliği yapmaması, hastanın durumuna uygun ve serbest kalmasına yardımcı olabilecek bir tedaviyi güvence altına almak amacıyla gerekli girişimlerde bulunma yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Ruhsal durumunun özel bir sonucu olarak uygun şekilde tepki gösterme yetisine sahip olmadığı bir durumda, sadece ruhsal bozukluklardan muzdarip bir kişinin işbirliği yapmamasına atıfta bulunarak sorumluluklarından kaçınmalarının kabul edilemez olduğunu düşünüyoruz. Bu bağlamda, başvuranın savunmasızlığını ve karar verme becerilerinin kırılganlığını, özellikle de 13 yılı psikiyatri kurumunda olmak üzere 21 yıl boyunca herhangi bir sağaltıcı tedavi görmeden özgürlüğünden mahrum bırakıldığını göz önünde bulundurmak gerekmektedir.
-
Mevcut davada, yetkililer, başvuranın uygun ve özgürlüğünü yeniden kazanmasını sağlayacak şekilde tedavi görmesini sağlamak için yeterli önlemleri almamıştır. Aksine, sadece çeşitli tedavi biçimleri “önermişler” ve psikoterapik tedaviyle ilgili olarak, istediği zaman kendisinin dışarıdan bir psikiyatristle temas kurmasını önermişlerdir. Psikiyatrik konsültasyonların düzenlenmesi inisiyatifi tamamen başvurana bırakılmıştır ve dava dosyasında, devam eden terapi (bk. yukarıda 7. maddede atıfta bulunulan bilirkişi raporu) ve durumunun nasıl geliştiğine dair psikiyatrik izleme perspektifinden önceden planlanan düzenli toplantılar için bir program bulunmamaktadır. Yetkililer, başvuranı dışarıdan bir psikiyatristin mevcut olduğu konusunda bilgilendirmek dışında neredeyse hiçbir önlem almamışlardır; örneğin, başvuranı yapılandırılmış psikiyatrik terapiye dahil etmek için çaba göstermemişlerdir. Önerilen tedbirlerin amaçlarının kendisine açıklandığı da görülmemektedir.
-
Bununla birlikte, çoğunluğun kararın 209. paragrafında doğru bir şekilde belirttiği üzere, yalnızca sağlık çalışanlarına erişim, belirli bir tedavinin 5. madde kapsamında tatmin edici olarak değerlendirilmesi için yeterli değildir. Bunun da ötesinde, bu tür bir “erişimin tek başına” “tedavi” olarak dahi tanımlanıp tanımlanamayacağı sorusu ortaya çıkmaktadır.
-
Ağustos 2017’de başlayan dönemin değerlendirilmesi bir başka sorunu daha ortaya koymaktadır. Her ne kadar çoğunluk kararın 209. paragrafında Mahkemenin rolünün -ki burada hemfikiriz- sunulan ve uygulanan tedavinin içeriğini analiz etmek olmadığını belirtse de yine de daha sonra yaptığı şey budur. Örneğin, atılan adımların “uygun tedavi için ilk bakışta yeterli” olduğunu (bk. 248. paragraf), “başvuranın konuştuğu dilde topluma yeniden entegrasyonunu hazırlamak amacıyla hem tıbbi hem de refah yönlerini içeren sağaltıcı planın, bu aşamada yetkililer tarafından yeterli önlemlerin alındığını gösterdiği" (bk. 249. paragraf) veya hatta “yetkililerin multidisipliner ve -görünüşte- tutarlı bir yaklaşım benimsediğini” (bk. 250. paragraf) belirtmektedir. Bu tür bir analizin, özellikle Sözleşme’nin 5 § 1 (e) maddesi kapsamında, Mahkemenin dava olaylarına ilişkin değerlendirmesinin sınırlarını aştığını düşünüyoruz.
-
Önerdiğimiz gibi, Mahkeme bu hüküm uyarınca, üye devletlerin akli dengesi yerinde olmayan bir kişiyi özgürlüğünden mahrum bıraktıklarında, yukarıda tarif edildiği gibi bir “tedavi planı” olmasını sağlamalarını talep ederse, o zaman kendisini böyle bir planın var olup olmadığını ve genel olarak uygulanıp uygulanmadığını doğrulamakla sınırlayabilir. Tedavinin ve her bir adımının uygun olup olmadığını değerlendirmek Mahkemenin görevi değildir ve uygulanan tıbbi ve psiko-terapötik tedbirleri gözden geçirmekten vazgeçebilir. Dolayısıyla, bu esaslı değerlendirmeyi, bu alanda uzmanlaşmış ulusal makamlara bırakarak, onlara gerekli takdir marjını tanımaktadır. Bu, rolünün ikincil niteliğine karşılık gelecektir.
III. Sonuç
-
Akıl hastalığından muzdarip olan ve özgürlüğünden mahrum bırakılan hastanın durumuna ve özel ihtiyaçlarına uyarlanmış bir tedavi planı hazırlanmadan ve uygulanmadan, sadece psikiyatri kurumunun bir üyesi olmayan bir psikiyatriste erişim ve diğer bazı sağlık ve refah uzmanlarıyla az çok düzenli konsültasyonlar, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında yeterli kabul edilemez. Yetkililer Ağustos 2017’den bu yana bazı tedbirler almış ve başvuranın durumunda ilerleme sağlamak için belirli bir isteklilik göstermiş olsalar da bu çabalar çok sınırlı kalmıştır. Çoğunluğun aksine, mevcut tıbbi bakımın zorunlu hapsin sağaltıcı amacına uygun olduğu sonucuna varamıyoruz. Dolayısıyla, özgürlükten mahrum bırakmanın bu amacı ile Paifve EDS’de gerçekleştiği koşullar arasındaki bağlantı Ağustos 2017’den bu yana yeniden kurulmamıştır. Sonuç olarak, 5 § 1 maddesinin bu açıdan da ihlâl edildiği kanaatindeyiz.
-
Bu analizden bağımsız olarak, çoğunluğun kararın 255. paragrafında yaptığı gibi, yetkililerin, psikiyatrik uzman raporuna ve Sözleşme’nin 5 § 1 (e) maddesinin gerekliliklerine uygun olarak, psikiyatrik bakım, psikolojik tedavi ve refah desteği de dâhil olmak üzere, başvurana en azından gelecekte serbest bırakılma umudu sağlayacak şekilde gerçek bir tedavi sağlamak için gerekli tüm girişimleri derhal başlatmasının ne kadar önemli olduğunu vurgulamak isteriz.
HÂKİM SERGHIDES’İN KISMİ AYRIK GÖRÜŞÜ
-
Mevcut dava, hareketlerini kontrol edememesine yol açan ciddi bir zihinsel bozukluktan muzdarip olan ve 2004 yılından bu yana Almanca bilen personeli olmayan bir uzmanlık kurumunda tutulan, oysa kendisi sadece Almanca (Belçika’nın üç resmi dilinden biri) konuşabilen bir başvuranın Sözleşme’nin 3. ve 5. maddeleri uyarınca yaptığı şikâyetlerle ilgilidir.
-
Kararın 3. ve 5. maddeleri dışındaki tüm maddelerinin lehinde oy kullandım.
-
Kararda Ağustos 2017’den bugüne kadar olan dönem için 3. ve 5. maddelerin ihlâl edilmediğine hükmedilmesi, Ağustos 2017’de meydana gelen olayların, Mahkemenin 2004’ün başından Ağustos 2017’ye kadar sürekli bir ihlâl tespit etmesine yol açan süreklilik zincirini kırdığını varsaymaktadır.
-
Benim naçizane görüşüme göre, bu değişiklik, yani 2017 yılında ulusal makamlar tarafından başvurana yapılan muamelede, çoğunluğun görüşüne göre, süreklilik zincirini kırmak için yeterli olan bir iyileşme veya gelişme -katıldığım bir nokta- Mahkeme tarafından not edilmeli ve memnuniyetle karşılanmalıdır, ancak bundan daha ileri gitmemelidir; başka bir deyişle, Sözleşme’nin 3. ve 5. maddelerinin “ihlâl edilmediğine” karar verecek kadar ileri gitmemelidir. Bunun nedeni, Mahkemenin başvuranın durumunun veya tedavisinin sürekliliği zincirinde bir kopukluk olduğunu tespit ettiği anda, bu kopukluktan sonraki dönemle ilgili olarak davanın esasını incelemeye devam etmek için zaman bakımından (rationae temporis) yetkisinin olmamasıdır.
-
Mahkeme, davayı incelerken süreklilikte bir kesinti olup olmadığını değerlendirme yetkisine sahiptir, çünkü kesinti olmadığını tespit etmesi halinde, ihlalin süreklilik arz eden niteliği temelinde yargı yetkisi korunmuş olacak ve bu da adil tazmin değerlendirmesinde ağırlaştırıcı bir faktör haline gelecektir. Öte yandan, Mahkemenin (mevcut kararda olduğu gibi) süreklilikte bir kesinti olduğunu tespit etmesi halinde, Mahkemenin yargı yetkisi kendiliğinden sona erecektir. Kesintiden sonra, Mahkemeye daha sonra ortaya çıkan ve önemli olmayan olaylarla ilgili olarak “ihlâl olup olmadığına” karar verme yetkisi verecek hiçbir şey yoktur. Bunun nedeni, Sözleşme’nin 34. ve 35. maddeleri uyarınca, iddia edilen ihlâl devam eden bir durum teşkil etmediği sürece, bir başvuranın “mağdur statüsünün” Mahkemeye başvurusundan önceki olaylara dayanması gerektiğidir.
-
Önerdiğim yaklaşımın, 1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin (VAHS) 31 § 1 maddesinde belirtildiği üzere, bir antlaşma hükmünün yorumlanmasında dikkate alınması gereken ve Sözleşme’nin doğasında bulunan etkililik ilkesi ve iyi niyet ilkesi ile uyumlu olduğuna inanıyorum. Benim görüşüme göre, önerilen yorumlayıcı yaklaşım, ilgili Sözleşme hükümlerine, metinsel anlamlarından ve amaç ve hedeflerinden çıkarılabilecek azami kapsam ve ağırlığı vermektedir. Ayrıca, bir yandan talihsiz bir gerçeklik olabilen “devam eden ihlâl” kavramını kabul ettiği ve diğer yandan bu süreklilikteki bir kesintinin Mahkemenin yargı yetkisi açısından sonuçlarını iyi niyetin temel unsurları olan makul ve adil bir şekilde ele aldığı için iyi niyete dayanmaktadır.[13]
Bu nedenle, bir durumun sürekliliğinde bir kesinti olduğunu tespit ettiğinde Mahkemenin yargı yetkisinin otomatik olarak sona ermesini öneriyorum.
-
Varnava ve Diğerleri/Türkiye [BD], (no. 16064/90 ve diğer 8 başvuru, AİHM 2009) davasında Mahkemenin, bireysel başvuru hakkının kabul edilmesinden önce başlayan ve sonrasında da devam eden sürekli ihlâller konusunu ve bir Devlete düşen usuli yükümlülükleri ele aldığını belirtmek gerekmektedir. Ancak, mevcut davadaki durum, aşağıdaki iki konuyla ilgili olduğu için biraz farklıdır: (a) Mahkemenin başvuru yapıldıktan sonra devam eden bir ihlâli dikkate alıp alamayacağı; ve (b) Mahkemenin, davanın incelenmesine kadar süreklilikte bir kesinti olduğunu tespit ettikten sonra “ihlâl olmadığı” sonucuna varma yetkisine sahip olup olmadığı. Ancak önemli olan, yukarıda atıfta bulunulan Varnava davasında da Mahkemenin kararını etkililik ilkesine dayandırmış olmasıdır.[14]
-
Bu yaklaşım, Stanev/Bulgaristan [BD] (no. 36760/06, 17 Ocak 2012) davasında Büyük Daire tarafından aşağıdaki şekilde ifade edilen kararla da desteklenmektedir:
“212. Sonuç olarak, Pastra Bakımevinde, 2009 sonundan beri yapılmış olan iyileştirmeleri dikkate alan Mahkeme, başvuranın yedi yıl boyunca maruz kalmış olduğu yaşam koşullarının bütününe bakıldığında, aşağılayıcı bir muamele oluşturdukları kanaatindedir.
213. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 3. maddesi ihlâl edilmiştir.”
[Vurgu eklendi.]
Yukarıda bahsi geçen davada Mahkeme, ihlâlin söz konusu olduğu yedi yıllık bir dönemden bahsederken, iyileştirmelerin yapılmasından önceki 2002-2009 dönemine atıfta bulunmaktadır (bk. Stanev, § 207). Mahkeme, Stanev kararının 213. maddesinde bir ihlâl tespit ettiğinde, bunu sadece bu dönemle ilgili olarak yapmaktadır. Mahkeme, koşullardaki bu değişikliğin ardından davanın esasını incelemeye devam etmemektedir.
- Mevcut davada Mahkeme, Stanev davasındaki gibi hareket etmeliydi. Bu nedenle, benim görüşüme göre, sadece gelişmelerin meydana geldiğini kabul etmeli ve bunları not etmeli veya memnuniyetle karşılamalıdır.
[1] Bk. L.B./Belçika, no. 22831/08, § 113, 2 Ekim 2012; Swennen/Belçika, no. 53448/10, § 90, 10 Ocak 2013; Van Meroye/Belçika, no. 330/09, § 114, 9 Ocak 2014; Oukili/Belçika, no. 43663/09, § 74, 9 Ocak 2014; Caryn/Belçika, no. 43687/09, § 52, 9 Ocak 2014; Moreels/Belçika, no. 43717/09, § 77, 9 Ocak2014; Gelaude/Belçika, no. 43733/09, § 72, 9 Ocak 2014; Saadouni/Belçika, no. 50658/09, § 83, 9 Ocak 2014; Plaisier/Belçika, no. 28785/11, § 64, 9 Ocak 2014; Smits ve Diğerleri/Belçika (Komite), no. 49484/11 ve Diğerleri, § 81, 3 Şubat 2015; Vander Velde ve Soussi/Belçika (Komite), no. 49861/12 ve 49870/12, § 60, 3 Şubat 2015.
Karşılaştırın, Dairenin 25.000 avroya hükmettiği De Donder ve De Clippel/Belçika, no. 8595/06, § 111, 6 Aralık 2011, ve yalnızca 5.000 avroya -başvuran tarafından talep edilen miktar- hükmettiği Dufoort/Belçika, no. 43653/09, § 116, 10 Ocak 2013.
[2] Bk. Claes/Belçika, no. 43418/09, § 140, 10 Ocak 2013; Lankester/Belçika, no. 22283/10, § 104, 9 Ocak 2014; ve W.D./Belçika, no. 73548/13, § 178, 6 Eylül 2016.
[3] Bk. DG.be, Die deutschsprachige Gemeinschaft, http://www.dg.be/desktopdefault.aspx/ tabid-2788/5431_read-34851/ (07/01/2019, 12:10 h).
[4] Bk., benzer bir dava, Rangelov/Almanya, no. 5123/07, 22 Mart 2012.
[5] Sözleşme’nin 5. maddesine ilişkin argüman farklıdır, zira 5. madde doğrudan insan onuruyla bağlantılı mutlak bir hakkı güvence altına almamaktadır.
[6] Bk. Mursic/Hırvatistan [BD], no. 7334/13, §§ 96-101, 20 Ekim 2016.
[7] Bk. Vinter ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], no. 66069/09, 130/10 ve 3896/10, §§ 107-113, 9 Temmuz 2013.
[8] Bk. Claes/Belçika, no. 43418/09, 10 Ocak 2013; Lankester/Belçika, no. 22283/10, 9 Ocak 2014; ve hem 3. maddede hem de 5. maddede ihlâl tespit edilen W.D./Belçika, no. 73548/13, 6 Eylül 2016.
[9] Bk. O.H./Almanya, no. 4646/08, §88-91, 24 Kasım 2011; B./Almanya, no. 61272/09, §§ 82-84, 19 Nisan 2012; S./Almanya, no. 3300/10, §§ 97-99, 28 Haziran 2012, ve Glien/Almanya, no. 7345/12, §§ 93-96, 28 Kasım 2013. Bu davalarda, başvuranlar 3. madde kapsamında şikâyette dahi bulunmamışlardır. Ayrıca bk. oldukça yakın tarihli Ilnseher/Almanya [BD], no. 10211/12 ve 27505/14, 4 Aralık 2018.
[10] Bu açıdan mevcut dava ile yukarıda atıfta bulunulan Claes, Lankester ve W.D. davaları arasındaki farka bakınız.
Muamele, mağdurlarda korku, ıstırap ve aşağılık duyguları uyandıracak, onları küçük düşürecek ve aşağılayacak ve muhtemelen fiziksel veya ahlaki dirençlerini kıracak veya onları iradelerine veya vicdanlarına aykırı davranmaya itecek şekilde olduğunda “aşağılayıcı” olarak kabul edilmiştir” (bk. Stanev/Bulgaristan [BD], no. 36760/06, § 203, AİHM 2012).
[12] Bununla birlikte, Daire kararı bu faktöre açıkça atıfta bulunmaktadır: “... Mahkeme, Almanca’nın Belçika’daki üç resmi dilden biri olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak, ulusal makamların başvuranın sağlık koşullarına yönelik yeterli tedaviyi sağlamadığını tespit etmektedir” (bk. Daire kararının 91. paragrafı, mevcut kararın 135. paragrafında alıntılanmıştır). Mutlak bir standardın nitelendirilmesi sorunu, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında ortaya çıkmamaktadır. Bu hüküm kapsamındaki analiz, insanların çektiği acılara değil, alıkoymanın amacı ile uygulandığı koşullar arasında sürekli bir bağ olup olmadığı sorusuna dayanmaktadır (bk. 212 ve devamı).
[13] Bu iyi niyet unsurları için bk., diğerlerinin yanı sıra, J. F. O’Connor, Good Faith in International Law, Aldershot, 1991, at s. 42, 110, 124; ve Mark E. Villiger, Commentary on the 1969 Vienna Convention on the Law of Treaties, Leiden-Boston, 2009, at s. 425‑26,
[14] Yukarıda atıfta bulunulan Varnava davasında, Büyük Daire, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca altı ay kuralına ilişkin davalı Devletin ilk itirazını ele alırken “genel ilkeler” kapsamında, “Sözleşme’nin insan haklarının korunmasına yönelik bir sistem olduğunu ve bu hakları teorik ve hayali değil, pratik ve etkili kılacak şekilde yorumlanmasının ve uygulanmasının hayati önem taşıdığını yeterince vurgulayamayacağını” belirtmiştir (aynı kararda, § 160). Karar şu şekilde devam etmiştir: “Bu durum sadece Sözleşme’nin maddi hükümlerinin yorumlanmasıyla değil, aynı zamanda usul hükümleriyle de ilgilidir; davalı Hükümetlere yüklenen yükümlülükleri etkilediği gibi, başvuranların konumu üzerinde de etkileri vardır” (aynı kararda). Mahkeme nihayetinde davalı Devletin ilk itirazını reddetmiş ve diğer hususların yanı sıra, Türkiye’nin o zamanki Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna bireysel başvuru hakkını ancak 1987’de ve eski Mahkemenin yargı yetkisini 1990’da kabul etmiş olmasına rağmen, davalı Devletin 1974’te Kuzey Kıbrıs’taki Türk askeri operasyonlarından bu yana kayıp olan dokuz Kıbrıslı Rum’un akıbetine ilişkin etkili bir soruşturma yürütmemesi nedeniyle Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden devam eden bir ihlâli olduğuna karar vermiştir.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.