Karar Detayı
Hukuk Asistanı ile Kararları Analiz Edin
Bu karara ve binlerce benzer karara sorunuzu sorun. Kaynak atıflı detaylı yanıtlar alın.
Karar Bilgileri
DANIŞTAY İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU
Danıştay Kararı
2024/253
22 Mart 2023
#### DANIŞTAY İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU 2023/2010 E. , 2024/253 K.
"İçtihat Metni"
T.C.
D A N I Ş T A Y
İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU
Esas No : 2023/2010
Karar No : 2024/253
TEMYİZ EDEN (DAVACI) : …
KARŞI TARAF (DAVALI) : Hasım gösterilmemiştir.
İSTEMİN KONUSU : Danıştay Onuncu Dairesinin 31/05/2022 tarih ve E:2021/3057, K:2022/2990 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği'nin 8. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinin iptali istenilmiştir.
Daire kararının özeti: Danıştay Onuncu Dairesinin 31/05/2022 tarih ve E:2021/3057, K:2022/2990 sayılı kararıyla;
Bir yıldan uzun süreli hapis cezasıyla hükümlü olan davacıya … Sulh Hukuk Mahkemesinin … tarih ve E:… , K:… sayılı ek kararı ile … 'ın vasilik görevine son verilerek, … 'in vasi olarak tayin edilmesine rağmen bakılan davanın, mevzuata aykırı olarak vasi tarafından veya davacının vasisinin tayin ettiği vekili tarafından açılmayıp bizzat ve doğrudan davacı asil tarafından açıldığı, Dairelerinin 28/09/2021 tarihli ara kararıyla vasi … 'e görülmekte olan davayı davacının vasisi olarak kendisinin veya tayin edeceği vekilin takip edip etmeyeceğinin sorulduğu, ancak vasi … 'e bu ara kararı 09/11/2021 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen, verilen süre içerisinde herhangi bir başvuruda bulunulmaması üzerine, Dairelerinin 13/01/2022 tarihli ikinci ara kararı ile davayı takip etme iradesinin "ara kararı gereğinin yerine getirilmemesi durumunda dosyadaki bilgi ve belgelere göre karar verileceği ihtarını" içerecek şekilde vasiye ikinci kez sorulduğu, bu ara kararının da vasi ...'e 07/04/2022 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen verilen süre içerisinde vasi ... tarafından davanın takip edileceği yönünde bir başvuruda bulunulmadığı gibi ara kararlarına karşılık herhangi bir beyanda da bulunulmadığı görüldüğünden, davacının yasal vasisi konumunda bulunan ...'in görülmekte olan uyuşmazlığı takip iradesinin bulunmadığı sonucuna varıldığı,
Bu durumda, dava açma ehliyetinden yoksun olan davacının vasisi tarafından takip edilmeyen davanın, davacının objektif ehliyet koşulunu taşımaması nedeniyle ehliyet yönünden reddedilmesi gerektiği gerekçesiyle, 2577 sayılı Kanun'un 15. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi uyarınca ehliyet yönünden reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : Davacı tarafından, hak arama hürriyetinin ihlal edildiği, tarafına ve vasisine herhangi bir kararın tebliğ edilmediği, dava açma hakkı gibi kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada icazetin gerekli olmadığı, ehliyetli olduğu ileri sürülmektedir.
DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ ...'ÜN DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kabulü ile Daire kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
İNCELEME VE GEREKÇE:
MADDİ OLAY :
...Sulh Hukuk Mahkemesinin ...tarih ve E:..., K:...sayılı ek kararıyla, bir yıldan uzun süreli hapis cezasıyla kapalı ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan davacıya, ...'ın vasilik görevine son verilerek, ...(UYAP kayıtlarından, 5490 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi uyarınca ...olan adının ...olarak düzeltildiği görülmüştür.) Şen (Soysal) vasi olarak tayin edilmiştir.
Bizzat ve doğrudan davacı asil tarafından temyizen bakılmakta olan davanın açılması üzerine, Danıştay Onuncu Dairesinin 28/09/2021 tarihli ara kararıyla, görülmekte olan davayı davacının vasisi olarak kendisinin veya tayin edeceği vekilin takip edip etmeyeceği vasi ...(...)'e sorulmuş, ancak vasiye bu ara kararı 09/11/2021 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen verilen süre içerisinde herhangi bir başvuruda bulunulmamıştır.
Akabinde, anılan Dairenin 13/01/2022 tarihli ikinci ara kararıyla, vasiye, "ara kararı gereğinin yerine getirilmemesi durumunda dosyadaki bilgi ve belgelere göre karar verileceği" de belirtilerek davayı takip etme iradesi olup olmadığı ikinci kez sorulmuş, bu ara kararı da vasiye 07/04/2022 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen verilen süre içerisinde vasi tarafından davanın takip edileceği yönünde bir başvuruda bulunulmadığı gibi ara kararlarına karşılık herhangi bir beyanda da bulunulmamıştır.
Bunun üzerine temyizen incelenen davada, davanın ehliyet yönünden reddine karar verilmiştir.
İLGİLİ MEVZUAT :
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesinin, ehliyet konusunda yollamada bulunduğu 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu yerine yürürlüğe konulan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun "Taraf ehliyeti" başlıklı 50. maddesinde, medenî haklardan yararlanma ehliyetine sahip olanın, davada taraf ehliyetine de sahip olacağı; "Dava ehliyeti" başlığını taşıyan 51. maddesinde ise, dava ehliyetinin, medenî hakları kullanma ehliyetine göre belirleneceği hükümleri yer almıştır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 14. maddesinde, fiil ehliyetsizliği halleri arasında ''kısıtlılık'' hali de belirtilmiş; 407. maddesinde, bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkum olan her ergin şahsın kısıtlanacağı; cezayı yerine getirmekle yükümlü makamın, böyle bir hükümlünün cezasını çekmeye başladığını, kendisine vasi atanmak üzere hemen yetkili vesayet makamına bildirmekle yükümlü olduğu; 448. maddesinde, vasinin, vesayet altındaki kişiyi bütün hukuki işlemlerde temsil edeceği; 471. maddesinde ise, özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkumiyet sebebiyle kısıtlı bulunan kişi üzerindeki vesayetin, hapis halinin sona ermesiyle kendiliğinden ortadan kalkacağı kuralına yer verilmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Temyizen incelenen davadaki hukuksal sorun; bir yıldan fazla süreli hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkum olan davacı tarafından dava açılması üzerine, davanın incelenmesi için vasi muvafakatının gerekip gerekmediğine ilişkin bulunmaktadır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulu Kanunu'nun "İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırları" başlığını taşıyan 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde; idarî işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan iptal davalarının, idari dava türlerinden biri olduğu hükme bağlanmış, madde hükmünde; bu davaların, idari işlemler nedeniyle menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacağı belirtilmek suretiyle "dava açma ehliyeti"ne, yani "subjektif ehliyet" kavramına atıf yapılmıştır.
Buna göre, idari yargı mercilerinde idari işlemin iptali istemiyle iptal davası açabilmek için ehliyet yönünden gerekli koşul, dava konusu işlemin, ilgilinin (davacı) hukuksal bir yararını ihlal etmesidir.
Bununla birlikte, 2577 sayılı Kanun'un 31. maddesinde ehliyet konusunda da 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na atıfta bulunulmuştur.
6100 sayılı Kanun'un 50. maddesi hükmü, Medeni Hukuka göre hak sahibi olma durumunu yani hak ehliyetini (subjektif/kişisel ehliyet), 51. maddesi hükmü de; fiil ehliyeti yani medeni hakları kullanma ehliyetini (objektif/nesnel ehliyet) usul hukukuna taşımıştır.
Bu hükümlere göre bir kimsenin yargı mercilerinde bizzat kendisi ya da vekili aracılığı ile dava açabilmesi için; bir hukuksal yararının ya da dava yoluyla elde edebileceği bir hakkının olması (subjektif/kişisel koşul) ve medeni hakları bizzat kullanma yani fiil ehliyetinin bulunması (objektif/nesnel koşul) gerekmektedir.
Bakılan davada, davayı açmadan önce, davacının hakkında açılan ceza davasında bir yıldan fazla süreli hapis cezasına mahkum olduğu görülmüştür.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun davanın açıldığı ve Dairece karar verildiği tarihte yürürlükte bulunan 407. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, medeni hakları kullanma ehliyeti bakımından davacının kısıtlı hale geldiği, "sınırlı ehliyetsiz" durumuna düştüğü ve kısıtlanan kimselere 4721 sayılı Kanun'un ilgili hükümlerine göre vasi atanacağı ve vasi atanan kimsenin medeni haklarını kullanma konusunda vasinin izniyle hareket edeceği konusunda tereddüte yer bulunmamaktadır.
Ancak, 4721 sayılı Kanun'un ayırt etme gücüne sahip küçükler ile kısıtlıların yani "sınırlı ehliyetsiz"lerin fiil ehliyeti bakımından hukuksal durumlarını düzenleyen "Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar" başlıklı 16. maddesinde; "Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremezler. Karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rıza gerekli değildir.
Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar haksız fiillerinden sorumludurlar," hükmüne yer verilmiştir.
4721 sayılı Kanun'un 16. maddesi birinci fıkrasının birinci cümlesinde, kısıtlıların (sınırlı ehliyetsiz) yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça bizzat kendi işlemleri ile borç altına giremeyecekleri vurgulanmıştır. Aynı fıkranın ikinci cümlesinde ise; karşılıksız kazanmalarda ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rızanın gerekli olmadığı ifade edilmiştir.
Şu halde kısıtlılar kendi işlemleri ile borç altına giremezler, kanun koyucu üzerinde durulan Kanun maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü ile, esasında kısıtlıların fiil ehliyetini; kendilerini borç altına sokan hukuksal işlemler bakımından sınırlamış, hukuksal işlem veya muamelenin kısıtlıyı borç altına sokucu bir niteliği yok ise o işlem veya muameleleri yapabilmesine izin vermiştir. Kanun koyucu bu açıklamayı yapmakla yetinmemiş, aynı fıkranın ikinci cümlesi ile de oluşabilecek tereddütleri gidermek adına, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada ve karşılıksız kazanmada bu rızanın gerekli olmadığı hükmü ile de birinci fıkra, birinci cümle hükmünü çok daha açık ve somut bir niteliğe kavuşturmuştur.
4721 sayılı Kanun'un kısıtlılara vasi atanmasını öngörmesindeki esas amaç, kısıtlanan kimsenin hukuksal muameleleri yaparken hukuksal yararlarının korunmasının sağlanmasıdır. Özellikle hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum olma nedeniyle kısıtlanan kimselerin, cezası infaz olunurken bizzat kendi fiilleri ile hukuksal işlemler yapma imkanı sınırlı bulunmaktadır.
Kısıtlıların (sınırlı ehliyetsiz) dava açmaları, 4721 sayılı Kanun'un yukarıya alınan 16. maddesi hükmü açısından irdelendiğinde;
Dava açma hakkı; kullanılması kişiye sıkı sıkıya bağlı olma niteliği barındıran kamu hukuku ve özel hukuk alanlarının her ikisini birden ilgilendiren mutlak bir haktır.
Dava açma veya açtığı bir davada kanun yollarına başvurma muamelesi; kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olmanın yanı sıra, kişiyi borç altına sokacak nitelikte bir hukuksal işlem veya eylem de değildir. Aksine, davalar gerçek veya tüzel kişiler tarafından; kişi varlığında ya da mal varlığında başka kimselerin eylem veya işlemleri ile veya edimlerini yerine getirmemesi nedeniyle meydana gelen eksilme ya da eksilme tehlikesinin giderilmesinin sağlanması amacıyla ile açılır. Böyle bir hakkın kullanılmasına rıza göstermemeye vasinin dahi yetkisi bulunmamaktadır. Vasi, davada haksız çıkma ihtimaline binaen bile bu hakkın kullanılmasına izin vermemezlik edememelidir. Zira, davada haklı ya da haksız olma durumu, vasinin takdir edebileceği bir husus değildir.
Özel hukuk alanında öğretide haklar; hakimiyet hakları, talep hakları ve 20. yüzyıl başlarından itibaren bu iki hak türünün bir kısım doğal hakların korunması açısından yetersiz kalması ile ortaya çıkan inşai haklar olarak üç grup olarak tasnif edilmiştir. Hakimiyet hakları ve talep hakları, az önce ifade edilen kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardır. Bu hakların korunması ve bu hakların karşı karşıya kaldığı tehlikelerin bertaraf edilmesi amacına yönelik olarak dava açılması da kişiye sıkı sıkıya bağlı olan haklardandır.
İnşai haklar ise hakimiyet ve talep hakları gibi eksilme ve el atmaya uğrama tehlikesine maruz kalan haklardan değildir, ancak bunların bir kısmı da evlenme, boşanma gibi kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardır. Bundan başka bazı inşai hakların, işgal ya da kazandırıcı zaman aşımı ile mülkiyet hakkının kazanılması gibi şahsa sıkı sıkıya bağlılığı mutlak bir özellik olmayabilir.
Bazı inşai hakların elde edilmesi için dava açılması büyük maddi külfetlere neden olabilir veya sözleşme ile belirlenen ilgiliye yüküm yükleyen ve alacak (talep hakkı) doğuran ve sözleşmede dava yoluna başvurma hakkının kullanılması ve haksız çıkılması halinde, sözleşmenin sağladığı hukuki ve maddi yarardan daha yüksek bir haksız çıkma tazminatı gibi yaptırımların öngörüldüğü durumlarda; vasinin kısıtlıya izin vermesi gerekliliği tartışılabilir. Ancak bu örnekleme yoluyla tanımlanmaya çalışılan hallere benzeyen durumlar dışında, dava açma hakkının kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğu ve hakkın korunması amacıyla açılan davaların sınırlı ehliyetsiz olan kısıtlılar tarafından kanuni temsilcinin izni aranmaksızın doğrudan açılabileceğinin kabulü zorunludur.
Konunun idari işlemin ve idari davanın kendine özgü nitelikleri açısından irdelenmesi durumunda;
Öznel (bireysel) işlemler; işlemin lehine ya da aleyhine hukuksal durum yaratması istenilen gerçek ya da tüzel kişinin adı belirtilmek suretiyle tesis edilir. Bu işlemlerden aleyhe hukuksal durum yaratanlara karşı yetkili ve görevli idari yargı merciinde dava açma; Anayasa'da tanımlanmış ve İdare Hukuku alanını düzenleyen kanunlarda tekrarlanmış ve kullanma usulü gösterilmiş mutlak bir haktır. Bu tür işlemlerin hukuk öznesinin (suje) adı belirtilmek suretiyle tesis edilmiş olması; "hakka kişiye sıkı sıkıya bağlı olma" niteliği kazandırmaktadır.
Öte yandan aleyhe tesis edilen öznel (bireysel) işlemler her zaman kişi varlığında ya da mal varlığında eksilme veya eksilme tehlikesi yaratan işlemlerdir. Dolayısıyla, bu işlemlerin iptali için açılan davalar, (yargılama giderleri dışında) parasal veya başka türlü borç doğurucu davalar olmayıp tam aksi, kişi veya mal varlığında gerçekleşen eksilme ya da eksilme tehlikesini bertaraf edici, ortadan kaldırıcı davalardır. Bu nedenle, sınırlı ehliyetsiz olan kısıtlı olan kimseler tarafından açılan iptal davaları; Medeni Kanun'un 16. maddesi kapsamında kalan ehliyetsizliğe istisna getiren hak kapsamında kalmaktadır.
Hukuksal tartışmaya neden olan husus; 6100 sayılı Kanun'un "Taraf ehliyeti" ve "Dava ehliyeti" başlıklı 50. ve 51. maddelerinin Medeni Kanun'a yaptığı atfın, fiil ehliyetini düzenleyen genel hükümlerine göre anlaşılması, Medeni Kanun'un 16. maddesi ile fiil ehliyetinin kısıtlanmasına sınır getiren istisna maddesinin dikkatten kaçırılmasıdır.
Davaya neden olan olayda, kapalı ceza infaz kurumunda hükümlü olarak bulunan davacı tarafından açık ceza infaz kurumuna ayrılmasına engel teşkil ettiği iddia edilen Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği'nin 8. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinin iptali istemiyle bu davanın açılması, davacı bakımından borç doğurucu bir hukuksal işlem veya eylem olmayıp, tam aksine yargı merciince haklı bulunması halinde, kişi varlığında işlem nedeniyle gerçekleşmiş olan eksilmeyi ortadan kaldırmayı, gidermeyi sağlayan bir hukuksal imkan olduğundan bu imkanın kullanılmasını kanuni temsilcinin (vasi) rızasına veya iznine bağlamak; Medeni Kanun'un yukarıda ayrıntılı bir biçimde üzerinde durulan hükmü ile bağdaştırılabilir bir yaklaşım değildir.
Kaldı ki, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun, bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan ergin kişinin kısıtlanmasını öngören ve buna ilişkin usulü düzenleyen 407. ve 471. maddeleri, Anayasa Mahkemesinin 22/03/2023 tarih ve E:2022/105, K:2023/54 sayılı kararı ile; "(...) 29. Diğer yandan Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca sınırlamanın ölçülü olup olmadığının da değerlendirilmesi gerekir. Anayasa’nın anılan maddesinde güvence altına alınan ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen sınırlamanın ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını, diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise hakka getirilen sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir.
-
Bu bağlamda kuralın, bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olmaları nedeniyle ceza infaz kurumunda cezasını çeken kişilerin şahsen ve mal varlıkları yönünden korunmalarının sağlanmasıyla hak ve menfaatlerinin zarar görmesinin engellenmesi amacına ulaşma bakımından elverişsiz olduğu söylenemez.
-
Kural ile özgürlüğü bağlayıcı bir ceza nedeniyle hükümlünün, özellikle şahsi ve mal varlığıyla ilgili bazı hukuki işlemleri yapamayacağından kendisine kanun gereğince mutlak olarak vasi atanmasıyla korunması amaçlanmaktadır. Ancak bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan kişilerin ayırt etme gücünü haiz ve herhangi bir vasi atanmaksızın kendi işlemlerini yürütebilecek durumda oldukları açıktır. Dolayısıyla hükümlü, kendi işlemlerini görebilecek durumda olup olmadığı değerlendirilmeksizin kendisine vasi atanmasıyla kural olarak vasinin rızası olmadıkça kendi işlemleriyle borç altına giremeyecek, özellikle mal varlığıyla ilgili kimi işlemlerde vesayet ve denetim makamlarının izni gerekecek, kişiye sıkı sıkıya bağlı nişanlanma ve evlenme gibi işlemler için dahi öncelikle vasinin rızası aranacak, kefalet, vakıf kurmak, önemli bağışlarda bulunmak için vasinin onayı olsa da herhangi bir işlem yapamayacaktır. Böylece hükümlünün şahsi gözetimi ve mal varlığının idaresi adına özel hayatın korunması ve mülkiyet haklarına büyük ölçüde sınırlama getirilmektedir.
-
Bu bağlamda kuralla hükümlünün gerçekten korunmasını gerektiren durumların bulunup bulunmadığının araştırılıp ancak böyle bir durumun varlığı hâlinde vesayet kararı verilmesi hususunda mahkemeye takdir hakkı tanınmamakta ya da ihtiyaçları dikkate alınarak hükümlünün ergin ve ayırt etme gücünün bulunması nedeniyle vesayete göre kişinin ehliyetini daha az sınırlayan ve daha dar koruma sağlayan yasal danışmanlık ve kayyımlık atamasına imkân sağlanmamaktadır. Dolayısıyla kuralın ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmadığını, diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olduğunu göstermektedir. Bu nedenle kuralla hükümlüye zorunlu olarak vasi atanmasının hükümlünün korunması amacı bakımından gerekli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
-
Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13., 20. ve 35. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Kural, Anayasa’nın 13., 20. ve 35. maddelerine aykırı görülerek iptal edildiğinden ayrıca Anayasa’nın 48. ve 49. maddeleri yönünden incelenmemiştir.
B. Kanun’un 407. Maddesinin İkinci Fıkrası ile 471. Maddesinin İncelenmesi
- 4721 sayılı Kanun’un 407. maddesinin birinci fıkrasının iptali nedeniyle anılan maddenin ikinci fıkrası ile 471. maddesinin uygulanma imkânı kalmamıştır. Bu nedenle söz konusu fıkra ve madde 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası kapsamında değerlendirilmiş ve bu kurallar yönünden Anayasa’ya uygunluk denetiminin yapılmasına gerek görülmemiştir.
IV. İPTALİN DİĞER KURALLARA ETKİSİ
-
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrasında kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün belirli kurallarının iptali, diğer kurallarının veya tümünün uygulanmaması sonucunu doğuruyorsa bunların da Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilebileceği öngörülmektedir.
-
4721 sayılı Kanun'un 407. maddesinin birinci fıkrasının iptali nedeniyle anılan maddenin uygulanma imkânı kalmayan ikinci fıkrası ile 471. maddesinin 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince iptalleri gerekir. (...)" gerekçesiyle iptal edilmiş, bu kararın, Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar verilmiştir.
Bu durumda, yukarıda yer verilen açıklamalar ile Anayasa Mahkemesinin anılan kararı birlikte değerlendirildiğinde, davacının vasisinin icazeti olmaksızın dava açabileceği sonucuna varılmaktadır.
Bu itibarla, davanın ehliyet yönünden reddi yolundaki Daire kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.
KARAR SONUCU:
Açıklanan nedenlerle;
-
Davacının temyiz isteminin kabulüne;
-
Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle ehliyet yönünden reddine ilişkin Danıştay Onuncu Dairesinin temyize konu 31/05/2022 tarih ve E:2021/3057, K:2022/2990 sayılı kararının BOZULMASINA,
-
Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Daireye gönderilmesine,
-
Kesin olarak, 12/02/2024 tarihinde, gerekçe yönünden oyçokluğu ile karar verildi.
GEREKÇEDE KARŞI OY
X-2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesi, ehliyet konusunda Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na yollama yapmış olup, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda da taraf ehliyetinin medeni haklardan yararlanma, dava ehliyetinin ise medeni hakları kullanma ehliyetine göre belirleneceği hükme bağlanmıştır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 14. maddesinde, fiil ehliyetsizliği halleri arasında ''kısıtlılık'' hali de belirtilmiş; 407. maddesinde, bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkum olan her ergin şahsın kısıtlanacağı; cezayı yerine getirmekle yükümlü makamın, böyle bir hükümlünün cezasını çekmeye başladığını, kendisine vasi atanmak üzere hemen yetkili vesayet makamına bildirmekle yükümlü olduğu; 471. maddesinde ise, özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkumiyet sebebiyle kısıtlı bulunan kişi üzerindeki vesayetin, hapis halinin sona ermesiyle kendiliğinden ortadan kalkacağı kuralına yer verilmiştir.
Anılan Kanun’un 407. ve 471. maddeleri her ne kadar Anayasa Mahkemesi kararı ile iptal edilmiş olsa da; ortada, adli yargı yerince verilmiş ve geçerliliğini koruyan bir vesayet kararının bulunması karşısında, Kanun'un 448. maddesinde yer alan, vasinin, vesayet altındaki kişiyi bütün hukuki işlemlerde temsil edeceği ve 462. maddesinin sekizinci fıkrasında yer alan acele hallerde vasinin geçici önlemler alma yetkisi saklı kalmak üzere, dava açma, sulh olma, tahkim ve konkordato yapılmasında vesayet makamının izninin gerekli olduğu kuralları uyarınca, davacının vasisinden, davanın açılmasına icazetinin olup olmadığının sorulması ve buna ilişkin vasi beyanının verilen süre içerisinde dosyaya ibraz edilmesinin istenilmesi; vasinin herhangi bir beyanda bulunmaması halinde davanın açılmasına icazet verdiğinin kabulü gerekmektedir.
Uyuşmazlıkta, temyizen incelenen bu davayı takip edip etmeyeceği Dairece yapılan ara kararıyla iki kez sorulmasına ve bu ara kararları usulüne uygun şekilde tebliğ edilmesine rağmen vasi tarafından herhangi bir cevap verilmediği anlaşılmakla birlikte, vasi itiraz etmediği müddetçe açılan davaya icazet verdiğinin kabulü gerektiğinden, vasinin ara kararlarına cevap vermemiş olması nedeniyle davayı takip iradesinin bulunmadığı sonucuna varıldığı gerekçesiyle davanın ehliyet yönünden reddi yolundaki Daire kararında hukuki isabet bulunmadığı sonucuna varılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulü ile Daire kararının, yukarıda belirtilen gerekçeyle bozulması gerektiği oyuyla, karara gerekçe yönünden katılmıyoruz.
GEREKÇEDE KARŞI OY
XX- 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 14. maddesinde, kısıtlıların fiil ehliyetinin bulunmadığı; 16. maddesinde, kısıtlıların, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremeyecekleri; 407. maddesinde, bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkum olan her erginin kısıtlanacağı, cezayı yerine getirmekle görevli makamın, böyle bir hükümlünün cezasını çekmeye başladığını, kendisine vasi atanmak üzere hemen yetkili vesayet makamına bildirmekle yükümlü olduğu; 413. maddesinde, vesayet makamının, bu görevi yapabilecek yetenekte olan bir ergini vasi olarak atayacağı; 462/8. maddesinde, vasinin dava açabilmesi için vesayet makamının izni gerektiği; 471. maddesinde ise, özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkumiyet sebebiyle kısıtlı bulunan kişi üzerindeki vesayetin, hapis halinin sona ermesiyle kendiliğinden ortadan kalkacağı hüküm altına alınmıştır.
Anayasa Mahkemesinin 22/03/2023 tarih ve E:2022/105, K:2023/54 sayılı kararı ile; "(...) 31. Kural ile özgürlüğü bağlayıcı bir ceza nedeniyle hükümlünün, özellikle şahsi ve mal varlığıyla ilgili bazı hukuki işlemleri yapamayacağından kendisine kanun gereğince mutlak olarak vasi atanmasıyla korunması amaçlanmaktadır. Ancak bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan kişilerin ayırt etme gücünü haiz ve herhangi bir vasi atanmaksızın kendi işlemlerini yürütebilecek durumda oldukları açıktır. Dolayısıyla hükümlü, kendi işlemlerini görebilecek durumda olup olmadığı değerlendirilmeksizin kendisine vasi atanmasıyla kural olarak vasinin rızası olmadıkça kendi işlemleriyle borç altına giremeyecek, özellikle mal varlığıyla ilgili kimi işlemlerde vesayet ve denetim makamlarının izni gerekecek, kişiye sıkı sıkıya bağlı nişanlanma ve evlenme gibi işlemler için dahi öncelikle vasinin rızası aranacak, kefalet, vakıf kurmak, önemli bağışlarda bulunmak için vasinin onayı olsa da herhangi bir işlem yapamayacaktır. Böylece hükümlünün şahsi gözetimi ve mal varlığının idaresi adına özel hayatın korunması ve mülkiyet haklarına büyük ölçüde sınırlama getirilmektedir.
- Bu bağlamda kuralla hükümlünün gerçekten korunmasını gerektiren durumların bulunup bulunmadığının araştırılıp ancak böyle bir durumun varlığı hâlinde vesayet kararı verilmesi hususunda mahkemeye takdir hakkı tanınmamakta ya da ihtiyaçları dikkate alınarak hükümlünün ergin ve ayırt etme gücünün bulunması nedeniyle vesayete göre kişinin ehliyetini daha az sınırlayan ve daha dar koruma sağlayan yasal danışmanlık ve kayyımlık atamasına imkân sağlanmamaktadır. Dolayısıyla kuralın ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmadığını, diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olduğunu göstermektedir. Bu nedenle kuralla hükümlüye zorunlu olarak vasi atanmasının hükümlünün korunması amacı bakımından gerekli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. (...)" gerekçesiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 407. ve 471. maddelerinin iptal edilmesi karşısında, bir yıl veya daha fazla süreli hapis cezasına mahkum olanlar, salt bu mahkumiyetleri nedeniyle kısıtlı sayılamayacaklarından, bu kişilerin vasinin veya vesayet makamının izni olmaksızın dava açabilecekleri sonucuna varılmaktadır.
Bu itibarla, davacının temyiz isteminin kabulü ile Daire kararının, yukarıda belirtilen gerekçeyle bozulması gerektiği oyuyla, karara gerekçe yönünden katılmıyorum.
GEREKÇEDE KARŞI OY
XXX- 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 14. maddesinin 3. fıkrasında; dava dilekçelerinin, görev ve yetki, idari merci tecavüzü, ehliyet, idari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olup olmadığı, süre aşımı, husumet ve 3 ve 5. maddelere uygun olup olmadıkları yönlerinden sırasıyla inceleneceği, Kanun'un 15. maddesinin 1/c bendinde ise, davanın hasım gösterilmeden veya yanlış hasım gösterilerek açılması durumunda dava dilekçesinin belirlenecek gerçek hasma tebliğ edileceği, aynı Kanun'un 14. maddesinin 6. fıkrasında; yukarıda belirtilen usule aykırılığın ilk incelemeden sonra tespit edilmesi halinde davanın her aşamasında 15. madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiş, yine aynı Kanun'un 49. maddesinin 1/c bendinde ise; usul hükümlerine uyulmamış olunması, kararın bozulmasını gerektiren sebepler arasında sayılmıştır.
Davada taraf olabilme ya da kendisine karşı açılmış bir davayı yürütebilme yeteneği olarak da tanımlanan husumet (taraf sıfatı), gerek ilk inceleme gerekse kanun yolu aşaması dahil davanın tüm aşamalarında taraflarca ileri sürülebilen, ileri sürülmese bile idari yargı mercilerince kendiliğinden dikkate alınması gereken bir husustur.
İdari davaların doğru hasımla görülmesi, sağlıklı ve adil bir yargılama yapılması, savunma hakkına riayet edilmesi, kanun yollarının etkili ve eksiksiz bir biçimde kullanılabilmesi ve nihayet doğru ve uygulanabilir bir karar verilebilmesi açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu önemi nedeniyle husumet, yasa koyucu tarafından yalnızca taraflarca ileri sürülen bir hukuki sav olmaktan öte, idari yargı mercileri tarafından re'sen dikkate alınması zorunlu kılınan bir dava şartı olarak düzenlemiştir. Bu nedenle idari yargılamada husumete ilişkin hususlar göz ardı edilerek hasımsız veya eksik, fazla ya da yanlış hasımla karar verilmesi yargılamanın hakkaniyetli bir biçimde yürütülmesini etkileyen ve adil yargılanma hakkını sakatlayan bir durum olarak kabul edilmelidir.
Öte yandan, dava konusu işlem nedeniyle davalı konumunda bulunması gereken idarenin, yargılama adaletinin tecellisi açısından, kendisine karşı açılan davadan haberdar edilmesi gerekmektedir.
Her ne kadar 2577 sayılı Kanun'un 14. maddesinin 3. fıkrasında, dava dilekçelerinin ilk inceleme konuları yönünden sırasıyla inceleneceği belirtilmiş ve husumet hususu, diğer bir ilk inceleme konusu olan ehliyetten sonra düzenlenmiş ise de, bu düzenlemeler, ilk derece mahkemesine, hasımsız bir şekilde, davayı sonlandıran bir karar verme imkanı tanımamaktadır.
Uyuşmazlıkta, Danıştay Onuncu Dairesince verilen temyize konu "davanın ehliyet yönünden reddi" yolundaki karar, davayı sonlandıran ve kanun yolu başvurusuna açık olan usuli bir nihai karar niteliğindedir. Ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 15. maddesinin 4. fıkrası uyarınca bu karara karşı temyiz kanun yoluna başvurulabilmesi mümkündür. Aynı Kanun'un 48. maddesinin 3. fıkrası gereğince de temyiz dilekçesinin karşı tarafa tebliği zorunludur.
Bu durumda, Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayırma Yönetmeliği'nin 8. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinin iptaline karar verilmesi istemiyle açılan davada, dava dilekçeleri üzerinde yapılması gereken ilk incelemeye dair konulardan biri olan "ehliyet" hususu nedeniyle davanın reddine karar verilmeden önce, dava dilekçesinin karşı tarafın savunması alınmak üzere tebligata çıkarılmasına gerek bulunmamakla birlikte, taraf (hasım) konumunda olması gereken kamu idaresi tespit edilerek, bu davadan haberdar olmasının temini amacıyla davanın ehliyet yönünden reddine dair kararın tespit edilen gerçek hasma da tebliğ edilmesi, davalı yönünden de Daire kararına karşı kanun yoluna başvurma imkanı tanınması ve kanun yolu başvurusu yönünden dosyanın tekemmülünün sağlanmasına imkan verilmesi gerekirken, hasımsız bir şekilde karar verilmesinde usul kurullarına uyarlık bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Daire kararının, yukarıda belirtilen gerekçelerin de eklenmesi suretiyle bozulması gerektiği oyuyla, karara gerekçe yönünden katılmıyorum.
10 Milyon+ Karar Arasında Arayın
Mahkeme, tarih, anahtar kelime ile filtreleyin. AI ile benzer kararları otomatik bulun.
Kaynak: Mahkeme Veri Tabanı